Elli altmış yıl önce (1900-1910), Eminönü`nde Bahçekapı`dayız. Caddeden atlı tramvaylar geçerdi. Kemikleri çıkmış, avurtları çökmüş, bacakları armut sapına dönmüş, canlı cenaze zavallı beygirler tarafından çekilen tramvaylar. Bu arabaların önünde keçe külahlı bir adam. Elinde sarı bir boru, öttürerek koşar, güya kalabalığın içinden tramvaya yol açar, yahut tramvayın yolundan gelip geçenleri uyanık bulundurmaya çalışırdı. Yollar eğri büğrü, dar, kaldırımlar tufanla yaşıt. Bugünkü kadar ecel-i kaza mezarlığı değil... Her neyse tramvayların önünde tabanıyla yarışan bu keçe külahlı, sarı borulu adam vardacıydı, tramvay vardacısı.
Bu, görülecek bir şeydi. Tramvay köşeden döner, yahut görünür, yahut yüzünü gösterir, veyahut endamını arz eder, artık siz hangisini beğenirseniz onu alınız.Ağır ezgi fıstıki makam, nazlı nazlı salınarak ilerlemeye başlar.
Arabacının elinde, tramvaycının elinde dallı budaklı, salkım saçak düğümlü, meşin püsküllü uzun bir kamçı. Herif bunu cakalı cakalı şaklatır, hayvanlar bir iki adım atıp dururlar. Mahzun mahzun birbirlerinin yüzlerine bakarlar.
Tramvay durdu mu? Durdu! Köşede, bucakta, caddede, sokakta ne kadar satıcı varsa, havanın karlı, yağmurlu, güneşli, bulutlu...olmasına göre: Salepçi, sütçü, börekçi, lokmacı, susamcı, çorbacı, kuskus pilavcı, dondurmacı, muhallebici, fındıkçı, fıstıkçı, leblebici, kağıt helvacı, gezgin basmacı,
- Kazanan altı yüz bin frank alıyor!
Piyangocusu,
- Ne alırsan yirmişer paraya! Aynalarım, taraklarım, makaslarım, sabunlarım, düdüklerim!.. Yirmişer paraya!..
Mezad malcıları.
Bastoncu, çorapçı, şemsiyeci, terlikçi, eşekçi sirkeci, develi kömürlü, katırlı odunlu, şerbetçi, tütüncü, yumurtacı, tavukçu, elindeki mecidiyeleri şakırdatarak köşe sarrafı... Tramvayı muhasara ederler, kuşatırlar. Bir hengamedir, bir şamatadır, bir gürültüdür kopar. Tramvayın etrafında mahşer gibi bir pazar kurulur. Bir pazar ki bir örneğini dünyanın gözü görmemiş ola. Tramvayın emekli hayvanları istirahate varır. Tramvaycı cigarasını yakar. Bir alışveriştir başlar. Bir alışveriş ki dokunma keyfine!
- Dondurmacı, dondurmacı, iki tabak!
- Fıstıkçı elli dirhem!
- Bu ne iş be! On paraya yumurta olur mu? Malta`da mıyız?
- İki börek getir.
- Hanım paranın üstünü al!
- Mecidiye bozamam. Onluk ver ağa!
- Muhallebici, mahallebici. Al tabağını!
- Kokana bu çeyrek silik!
Soldan bir yaygara. İki soytarı mezad malcı bir ağızdan, cırtlak seslerle:
- Ne alırsan yirmişer paraya da yirmişer paraya!..
- Anne, düdük isterim! İsteriimm!
Öteden piyangocunun feryadı:
- Kazanan alıyor, altı yüz bin frank! Pazartesi günü! Çekiliyor!..
Beriden simitçi:
- Teze simit!
Tramvayın penceresinden bir kadın:
- Helvacı, helvacı, paranın üstünü... Ayol tramvay kalkıyor!
Arkadan bir ses, tütüncü:
- Hemşeri, tütünün parasını!
.............
Derken tramvay bekçisinin, vardacının düdüğü öter. Tramvaycının kamçısı şaklar, iskelet beygirler:
- Haydi arkadaş, yine yol göründü, ne yapalım?
Der gibi melül melül birbirlerinin yüzlerine bakarlar, kımıldamaya çalışırlar. Araba türlü türlü gıcırtılarla güç bela sarsılır, yerinden oynar. Sirkeci`ye doğru aheste aheste, şikeste beste gitmeye başlar. Tramvayı kuşatan gürültülü patırtılı pazar da beraber. Çünkü kırk elli adım ileride hayvanlar yine duracak, tramvay mola verecek. Arabacı, tramvaycı, yahut vatman tabakasını çıkarıp bir cigara saracak, yakacak, tüttürecek, istirahate varacak. Yoldan geçen ahbaplarıyla yarenlik edecek. Pazar, mezad, alışveriş devam edecek.
Bu, bir alemdi ki temaşasına doyulmazdı. Ne Babil kulesinde, ne Nuh`un gemisinde, ne Çin-i Maçin`in kargacık burgacık harflerine benzeyen eski çaştak çuştak sokaklarında, ne de Ye`cuc-u Me`cuc diyarının binbir renkli çarşılarında seyrüseferinde, alışverişin bu çeşidine ve bu kadar çeşitlisine rastlamak imkanı ve ihtimali yoktu.
Atlı tramvaylar Galata, Beşiktaş taraflarında iki katlıydı. daraçalı, dönemeçli merdivenden çık üst kata. Kanepeye kurul, çubuğunu yak, keyfine bak! Ama Dolmabahçe gibi yerlere yaklaştıkça gözlerini kapa. Saraylara bakmak tehlikeli. Hele Hasan Paşa Karakolu, Çırağan önlerinden geçerken başını öbür tarafa çevir.
- Ben gözümü kapamam. Başımı da çevirmem.
Dersen artık iş kadere bağlı. Hafiyelerden biri senin için:
- Bu herif saray-ı hümayuna dik dik baktı, karakolu dikiz etti.
Filan diye jurnalı dayadı mı? Vakit geçirmeye gelmez. Eşle dostla, çoluk çocukla helallaşmaya bak. Zira soluğu Fizan`da, Yemen`de aldığının resmidir.
Atlı tramvayların en eğlenceli revüsü eski Soğukçeşme, yeni Alemdar yokuşundaydı. Burası bugünkü kadar geniş değil, yukarıya doğru ortadaki çınarın sol tarafı genişliğinde. Bu dik yokuştan tramvayları iki hayvanla çıkarmak müşkül. Salkımsöğüt`teki ayazmanın yanında o günkü tramvay şirketinin ahırları vardı. Burada yedek hayvanlar bulundurulurdu. Yedek hayvan diyorum ama bunlar öteden beriden ıskartaya çıkmış, kadro harici edilmiş canlı cenaze iskeletlerdi. Her neyse, trmvaylar bu ahırların önüne gelince hayvanlar durur. tramvay istop eder. Arabacı, biletçi ahırdaki kapı yoldaşlarıyla çene yarışına girişirler. Şakalaşırlar. Müşteriler şekerleme yaparlar. Bu arada tramvayı buraya kadar türlü zorluklarla sürüklemiş olan hayvancıklara iki hayvan daha eklenir. Tramvay olur dört atlı!
Fakat suyu sıkılmış limondan daha bitkin, daha ezgin, daha bezgin olan bu dört hayvan da yokuşun başına gelince birbirlerinin kulaklarına eğilerek ne yapacaklarını, ne edeceklerini, bayırı nasıl tırmanacaklarını müzakereye başlarlar. Duraklarlar. Kamçı şaklayınca bütün kuvvet ve kudretlerini bacaklara verip arabayı beş on adım çekerler. Sendelerler, kapaklanırlar. Sonra oldukları yerde mıhlanırlar, vatmanın kamçısı şimşekler çakar ama nafile.Hayvanlar bitik.
E, her zaman hayvanlar tramvayı çekmez a, bazen de tramvaylar hayvanları çekerse ne olur? Bu sırada araba tersine yokuş aşağı inmeye başlar, hayvanları da beraber sürükler. Arabadaki kadınlar, erkekler korkarlar, haykırışmaya başlarlar. Biletçi, arabacı inerler aşağıya. Tramvayın tekerleklerine tahtadan birer tokaç koyarlar. Tramvayın geriye inmesini, bir kaza çıkmasını önlemeye çalışırlar. Hayvancıklar yoldan gelip geçenlere, tramvay müşterilerine melül nazarlarla bakarak yalvarırlar, meded isterler.
Halktan yüreği yufka fakat kolu kuvvetli olan kimselerle, tramvaycılar arabayı yanlarından, arkasından, öteden beriden iterek harekete getirmeye çalışırlar. Bu yardımlardan faydalanan hayvanlar biraz canlanır. Cesaretlenir. Artık heyamolalarla, yelesalarla, melesalarla, hatta yuhalarla, yolun iki tarafına yığılmış temaşagirlerin karşısında tramvay yokuştan çıkmaya başlar ama bu gürültülü, gümbürtülü alay yanında belki o günlerin selamlık resm-i alileri, Sürre-i hümayun alay-i valaları sönük kalırdı dersek yalan mı söylemiş, yanlış mukayese mi yapmış oluruz, bilmem.
Daha neler ve kimler geçmezdi bu sokaklardan?
[size=mAl, mor, kırmızı, nar çiçeği, vişne çürüğü, siyah renk renk ve dar Beyoğlu, Aziziye, sıfır... numara kalıba çekilmiş, yahut kalıpsızlıktan limon kabuğuna dönmüş, çeşit çeşit fesli insanlar; kavuklu, sikkeli, külahlı, takkeli, arakiyeli, sarıklı, ekelli... şeyhler, dervişler, hocalar, çömezler, softalar; melon, fötr, silindir, hasır, panama şapkalı, kasketli adamlar...
Yüzleri siyah peçelerle kapalı mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, üvez içi, eflatun, böcek kabuğu, kavuniçi... Renk renk çarşaflara bürünmüş kadınlar...
Renk renk feraceli saraylılar...
Al, mor, yeşil takkeli, mavi boncuklu çocuklar...
Top sakallı, sivri sakallı, çatal sakallı, torba sakallı, süpürge sakallı, yelpaze sakallı, köse sakallı, kıvırcık sakallı... İnce bıyıklı, tok bıyıklı, pırasa bıyıklı, kıvrık bıyıklı, dik bıyıklı... İhtiyarlar, gençler, bıyıksızlar da var!
Elleri kınalı, gözleri sürmeli nineler, yeşil hırkalı hacı babalar, başları örtülü, saçları örgülü papazlar, takunyalı açık baş cizvitler, kara şapkalı, kara cübbeli keşişler, piskoposlar, sakallarına makas değmemiş hahamlar... Sefaretlerin kılıçlı tabancalı, sırma esvaplı, palabıyıklı, kurusıkı kavasları...
Sivri sakal, kırpık bıyık, yelpaze sakal, keskin bıyık, baldırbacak,yalınayak, sarı, siyah, turuncu, beyaz, kır, kırçıl sakal, kaba sakal, ak bıyık, hırpani, andaval, battal, hırtlamba, sümsük, sünepe, eli bayraklı, hamhalat...Kelle kulak yerinde, yarım arşın eninde, gaddaresi belinde. Karakaş, çil, çipil, tüylü, tüysüz, düztaban, dişlek, daltaban, sırıtkan, kalaylı, kalaysız, günelik, mastor, kök kandil, kopuk, tosun, cin, sevdalı, süzgün, bitik, üzgün, miskin, ezik, dimdik, beli bükük, başı düşük, yağız, aksak, çolak, hovarda, çapkın, bıçkın, ene, kabadayı, incedayı, pehlivan, şair, katip, gazeteci, muallim, ressam, cılız, tetik, atik, kıvrak, bulaşık, sırnaşık, sulu, afili, fiyakalı, külhanbeyi, açıkgöz, kaba ruhlu, parlak, ince, uzuzn, kısa, enli, zarif, kibar, centilmen, efendi, ağırbaşlı, kalın bakışlı, çakır, kadife gözlü, bakır renginde...
Kıvırcık, kıvrak, fettan, fitne, hanım, hanımcık, sokak süpürgesi, hasba, yosma, sarı, esmer, kanarya, kumral, karabiber, beyaz zanbak, mor zanbak, telli, pullu, ağır ezgi. Fıstıki makam, düzgünlü, rastıklı, allıklı, morluklu, yaşmaklı, feraceli, yeldirmeli, maşlahlı, fistanlı, peçeli, peçesiz, paçalı, paçasız, şapkalı, başörtülü, eli maşalı, fırdöndü, aksade, yüksek nalın, oynak, al yaşmak, iki büklüm, kırış buruş, eciş bücüş, çaşşak çuşşak, kınalı keklik, fıkırdak, çapkın, bir içim su, alev...Şık, şıllık...Her çeşit, her biçim, her boyda, her bosda erkekli, dişili mahluklar...
Sarı şalvarlı falcılar, her ölçüde kokanalar...
Arkadan defli ayıcılar...
Filmi kesiyorum. Bu kadar yetişir.
Sırık hamalları da hayreti çekerdi, hoşa da giderlerdi. Bunlar camadanlı, poturlu, iriyarı, seçme, güçlü kuvvetli, çam yarması gibi adamlardı. Ortalığı birbirine katarak, gür, heybetli seslerle:
-Destuuurrr!
Naralarıyla kalabalıkları yarıp geçerlerdi. Hele bunlar koskocaman, dağ gibi yağ fıçılarını, kimbilir kaç bin okkalık eşya denklerini omuzlara alınmış, bir, iki veya dört sırığa ortadan bağlarlar, asarlar, götürürlerdi. Yükün ağırlığına göre iki hamal, dört hamal, sekiz hamal salıntıya ayak uydurarak sallana sallana geçerlerdi. Ağızlar açık kalırdı karşılarında.
Doktor, profesör rahmetli ve kıymetli Müştak Bey hocamız anlatmıştı. Bir teşrih ameliyesi sırasında ölünün sol tarafına rastlayan göğüs kemiklerinin, kafesin birbirine çatışmış ve aşağıya düşmüş olduğu görülmüş. Münakaşa, inceleme, düşünce, yaradılış, galata hükmedilmek istenilmiş. Bir taraftan da ölünün hayattaki mesleği, sanatı araştırılmış, gümrükte yıllarca sırık hamallığı yaptığı anlaşılmış.
Sırık hamalları ağır yükleri taşırken sırıkların sağ veya sol taraflarında yer alırlar ve artık hayatları boyunca böyle çalışırlar. Bu adam da sol sırıkçıymış. Ağır yüklerin tazyiki altında sol göğüs kemikleri eğilmiş, birbirine dayanmış ve aşağıya düşmüş.
Ara yerde ciğerciler. Omuzlarında kalın, uzun çetele gibi dişli bir sırık. Üstleri başları yağ içinde, kan içinde, kir içinde. Sırığa bir baştan bir başa ciğerler, bağırsaklar, işkembeler, sarmalar... Salkım saçak asılmış. Bu binbir çeşit kalabalığın arasında:
-Ciğerler! Ciğerler!..
Diye bağırırlar. Çetrefil naralarla yürürler. Yoruldukça sırığı bir omuzdan öteki omuza alırlar. Almak için de caddenin ortasında bir daire, bir çarkıfelek çizerler. Yoldan gelip geçenler birer tarafa kaçışırlar... Sonra bunların arkasında sarı, siyah, alaca, beyaz, tombul, sıska, uyuz bir alay sokak köpekleri ve renk renk kediler.
Daha arkadan manda, inek, öküz, koyun, keçi sürüleri. Beyaz kepelekli çobanlar, iriyarı çoban köpekleri.
Daha var, daha!
Kaz sürüleri, hindi sürüleri, bunların tıs tıslı, guluklu velveleleri, kollarını, kanatlarını sallaya sallaya, çırpına çırpına gezinen, çeşme yalaklarında yüzen badi badi ördekler. Bunların vakvakaları.
Tavuklar, piliçler... Şimdi yerinde yeller esen Hamidiye imaretinin mermer pervazlarında kanat çırparak ortalığa meydan okuyan, uzun uzun "guguriguuu!" larla öten, gülbankler çeken sarılı, kırmızılı, karalı, beyazlı horozlar!
Caddelerin altını üstüne getirerek zıplaya sıçraya, kelle götürür gibi alabildiğine koşuşan, kırık dökük küfelerle moloz taşıyan, çıngıraklı eşek kafileleri, yolları toza, toprağa, dumana boğan, halkı kırıp geçiren bu eşek kervanlarını yakası açılmadık küfürler, kulak yırtan naralarla sürüp giden eşekçiler!
Daha ve daha sonra yük arabaları. Hele bunlar, hele bunlar... Dingilleri, tekerlekleri, çemberleri, mihverleri, vidaları, tahtaları yerlerinden oynamış bu arabalar! Bunlar büsbütün başka bir kıyametti, hem de kızılca kıyamet! Geçtikleri yollarda kaldırım taşlarını söküp cevv-i havaya fırlatarak, etrafı taş toprak mitralyözleriyle yalayıp ortalığı yıkacak derecede birbirine katarak, caddelerden alabildiklerine koşar, geçerlerdi. Bunları süren arabacı heyulaları, arabaların içinde ayakta, hayvanların dizginlerine yapışmış, kamçılarını yollardan gelip geçenlerin yüzlerine, gözlerine çarparak şaklatırlar, arabaların sarsıntılarıyla zıplayıp, eğilerek, bükülerek, göbek atarak, titreyerek, sendeleyerek geçerlerdi. İki keçeli dükkanların tentelerini yırtarlar, siperlerini bozarlar, kepenklerini kırarlar, demirlerini parçalarlar, gezgin satıcıların tablalarını, işportalarını devirirler, küçük büyük insanları, köpekleri, kedileri, tavukları, ördekleri çiğnerler, binbir makamdan sesler, feryatlar, gıcırtılar, şangırtılar, şungurtularla kafaları kazana çevirirler, sersem ederler, geçerlerdi. Bunlar, hele bunlar büsbütün başka bir kıyamet, bir afettiler.
Bir karışıklık, bir kargaşalık, bir dolaplarla abların birbirine girişi ki insan, bir yere, bir göğe, bir sağa, bir sola bakar, döner, ne oluyor, ne oluyoruz, ne haldir diye şaşkınlıktan şaşkınlığa düşerdi. Fakat aldıran, soran yoktu o günler, o meydanlarda[/color][/size]edium][color=#FFA500]