Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Versiyon: HALİÇ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.





Durgun sularıyla bir gölü andıran Haliç, 1950’lerde çevre semtlerde kurulan küçük atölyelerin atıkları yüzünden, kokudan durulamayacak hale gelmişti. 1980’lerden itibaren ise, temizlenmeye başladı. En baştaki tertemiz Haliç; sonra leş gibi Haliç; nihayet, temizlenmeye başlanan ama bir daha asla eskisi gibi olamayacak Haliç... Her şeye rağmen hep güzel, çok güzel…

İstanbul’da yaşarken ayırdına varamıyor insan o kenti neden sevdiğinin. Tenine kokusu sinen; ılık bahar akşamlarında hüzünle gözyaşları döktüren; onu neden, niçin ve nasıl olup da sevdiğini düşündürmeyecek kadar hücrelerini bile dolduran bir şehir İstanbul. Kendini dayatan, döndürüp dolaştırıp yine kendine getiren... Ben, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, yıllar yılı, ilk büyük aşkımı orada yaşamış olmama bağladım İstanbul’a sevgimi: O kentin sokaklarında öpüşmüş, orta sınıf mahallelerindeki arkadaş evlerinde sevişmiş, asırlık çınar ağaçlarının altında elele yürümüştüm sevgilimle. En sevdiğim arkadaşlarım da hala orada yaşıyordu. Bir şehri değil, orada yaşayan, yaşamış olanları seviyordum. Öyle sandım. Bir ömre, bir tek büyük aşkın sığdığını da sandığım yıllardı. Gençlik, işte. Saflık, deyin isterseniz.

Bir aşk yaşanıp bittikten kaç yıl sonra insanın yüreği duruluyor, bilmem. Bir büyük aşkta bu sürenin daha uzun olduğu kesin. İlk büyük aşkta ise, çok uzun. -Bir ‘maalesef’ eklemeli de belki bu cümlenin sonuna, hiç içimden gelmiyor şu anda.- İlk büyük aşkın bitmesinin en berbat yanı, büyük bir aşkın hiç bitmeyeceğine olan o eşsiz, muhteşem ve gençliğin ta kendisi olan inancın, bir daha geri gelmemek üzere insanın yüreğini terk etmesi sanırım. Her şey gibi, aşkın da gelip geçici olduğunun farkına varmak...

Böylece, gene İstanbul’dayız. -Erkek yazarların sıkça bir kadına benzettiği şehirler şehrini, benim de bir erkeğe benzeteceğim sanılmasın sakın. Gelip geçicilik üzerinden kurmak istiyorum bağlantıyı.- İlk büyük aşkımı, bütün imkansızlıkları ve önümde açtığı ufuklarla yüreğimin bir köşesine ittikten yıllar sonra anladım İstanbul’u neden sevdiğimi: Aşkın dahi geçici olduğunu öğrenmiş olmaktan ne kadar nefret ediyorsam, İstanbul’un bana verdiği ve başka hiçbir kentin böylesine yüzüme çarpmadığı gelip geçicilik hissinden de o kadar hoşlanıyordum. Bir benzerlik, orada yaşanmış olmasından kaynaklanan bir bağ değildi ilk büyük aşkımla şehr-i yar

Cenevizliler geçmişti İstanbul’dan, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkler… gelmeye, geçmeye, izlerini bırakmaya devam ediyorlardı. Dünün kiliseleri, bugün camiydi bu kentte. Gözlem kuleleri, göbek danslı restaurant. Sarnıçları, cafe... Tümü, bir an gelip de her şeyin değişeceğinin, biten o ilk büyük aşkın yerine, bir ikincisinin konacağının umudunu vermiyor mu?

İşte, bu yazının fotoğraflarından birinde, bir zamanlar dünyanın en büyüğü olan Haliç tersanesi var. 1455’de Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan tersaneyi Piri Reis daha da büyütmüş; 16. yüzyılda, Venedik tersanesi ile birlikte, dünyanın en büyük tersanesi haline gelmiş. En son 1988 yılında, Fahri Korutürk ve Bahçekapı gemileri bu tersaneden çıkmış. Dünün görkemli, 75 bin metrekarelik bir alana kurulu, rıhtım uzunluğu 457 metre olan tersanesi, bugün, sadece şehir hatları gemilerinin tamir edildiği zavallı bir yer.

Sütlüce’den Hasköy’e giden yolun üzerindeki Rahmi Koç Sanayi Müzesi yer alıyor. Müzenin bir kısmı eski tersane binalarında kurulmuş; bir kısmı ise, eski lengerhane. 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine 18. yüzyılda III. Ahmet döneminde kurulan lengerhane, III. Selim zamanında restore edilmiş, Cumhuriyet’ten sonra Cibali Tütün Fabrikası’na devredilmiş, 1984’de çıkan bir yangında ciddi hasar gördükten sonra ise, Müze Vakfı 1991’de burayı satın alana kadar metruk vaziyette bırakılmış. Şimdi bu binalarda sanayi müzesinin yanısıra bir tearoom, bir Barbarossa Pub, bir Halat Restaurant, bir Cafe du Levant, İstanbulluları, Haliç manzarası eşliğinde bir yemeğe, o olmazsa, içkiye davet ediyor.

Sadece Haliç kıyısındaki binalar değil, Haliç’in kendisi de İstanbul’a olan sevgimi açıkladığım gelip geçicilik teorisinin bir parçası esasen. Durgun sularıyla bir gölü andıran Haliç, 1950’lerde çevre semtlerde kurulan küçük atölyelerin atıkları yüzünden, kokudan durulamayacak hale gel


çok güzel emeğine sağlık
teşekkür ederim can arkadaşım
haliç'e gidip Eyüp Sultanı gezmek pierloti'ye gitmek çok güzel yerler bence bide Minyatürk'ü gezmek Smile
ama en güzeli pierloti değilmi kız
ewet abla ben bayılıyorum oraya Smile akşam çay içmesi süper oluyor
Sayfa: 1 2 3 4 5
Referans URL