Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Versiyon: bu cocukların gunahı ne?
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
[/color][/size]SadSermaye çocuklar



Gül, henüz on iki yaşında, annesini babasını hiç tanıyamamış. Kendisi gibi sekiz tane çocukla birlikte adını bile bilmediği birinin yanında kalıyor. Bugün Gül için diğer günlerden çok da farklı değil.


--------------------------------------------------------------------------------

Her zamanki gibi sabahın altısında, diğer çocuklarla birlikte “işyerine” gitmek için hazırlanıyor. Henüz uykusunu alamamış olmanın verdiği mahmurlukla kahvaltısı olan kuru ekmeği yavaş yavaş yiyerek işyerine doğru patronu ve “kader arkadaşlarım” diye tanımladığı çocuklarla birlikte yol alıyor. Beyazıt’a geldiğinde ise arabadan iniyor ve iş gününe başlıyor. Bulunduğu alan ona yabancı değil, çünkü kendini bildiğinden beri aynı yerde “çalışıyor”. Bütün amacı bugün kendinden beklenen parayı toplayabilmek. Yani, dilenmek... Keza akşam üstü dayak yemek var, hasılat iyi olmazsa. Hemen insan kalabalıklarının içine dalıyor. Yüzündeki çocuk masumluğuyla birlikte insanlara el açıp yalvarıyor. Koparabildiği, kâr onun için. Kimileri başını okşayıp bir miktar para verirken, kimi görmezlikten geliyor, kimi de tersliyor. Bütün bunlar onun için önemli değil; ne de olsa yıllardır kanıksamıştı bütün bunları. Dedik ya onun tüm çabası kendinden istenilen parayı toplayabilmek. Gül, meydanda günboyu dilendi. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Gül’ün de cılız vücûdu yorulmuştu artık. Tüm istediği kaldığı barakaya gidip sabahtan beri aç olan karnını kuru ekmekle doyurabilmek ve eski battaniyesini üzerine alarak kendisine yatak yaptığı taşın üzerine kıvrılmak. İşte vakit gelmişti kendisini almaya gelen arabanın içine tıpkı diğer çocuklar gibi o da bindi ve pis barakanın yolunu tuttular. Hasılatını teslim edip payına düşen ekmeği aldı, yedi ve taştan yatağına kıvrılarak belki de hiç ulaşamayacağı ama hergün kurduğu hayalleri bir kere daha yaşamaya başladı: Okul, güzel önlükler, rengarenk defterler, kalemler, binbir çeşit oyuncaklar...

Metropollerde insanların kalabalık olduğu yerlerde rastladığımız dilencilerin sayısı her geçen gün artıyor. Son yıllarda bir “sektör” haline dönüşen dilencilik bu işi yapan insanlar tarafından meslek olarak algılanıyor. Bugün ülkemizde tespit edilen dilencilerin sayısı zabıta raporlarına göre 7 bin 360. Bu dilencilerin 370 tanesi sakatlık nedeniyle dilenirken, 6 bin 798 tanesi dilenciliği meslek olarak yapıyor. Çocuklar ise özellikle son yıllarda dilencilik sektöründe ön planda kullanılıyor.

Çocuk dilencilerin sayısı resmi rakamlara göre 212 iken, annelerinin kucaklarında dilenen ve tespit edilemeyen çocuklar düşünüldüğünde bu rakamın bir hayli yükseldiği görülüyor. Dünyaya gözlerini açtıkları anda kendilerini bir “sistemin” içinde bulan dilenci çocuklar genellikle beş—altı yaşına kadar annelerinin kucaklarında kullanılırken altı yaşından sonra kendi başlarına dilendiriliyorlar. Çocuklar ergenlik çağına geldiklerinde ise tecavüz vakaları sık yaşandığı için genellikle tek başlarına dilenmiyorlar.

Saldırgan çocuklar

Dilenci çocuklar dünyaya geldikleri andan itibaren kendilerini olumsuz çevre şartlarının içinde buluyorlar ve yaşamlarını bu ortamda sürdürüyorlar. Çocukların içinde bulundukları bu olumsuz çevreden kurtulma şansları ise çok zor. Bütün gün kendilerinden beklenen parayı toplamak zorunda kalan dilenci çocuklar değişik insanların farklı davranışlarına maruz kalıyorlar. Kimi insanların ittiği, terslediği, kimilerinin ise duygusal nedenlerle yardım ettiği bu çocukların psikolojilerinde önemli bozulmalar meydana geliyor. Uzman Psikolog Aynur Kuğu Ünal bir insanın gelişiminin çocukluk döneminde başlayıp, tamamlandığını söylüyor ve ekliyor: “Çocuklar bilgileri model olarak veya taklitle öğrenirler. Şimdi bu çocukların kendilerine model olarak aldıkları şey dilenen bir anne. Çünkü çocuklar sabahtan akşama kadar anneyle birlikte dileniyorlar. Annenin yapmış olduğu hareketleri çocuk, hafızasına kaydediyor. Merhamet dilenme, elini açıp insanlardan para talep etme, yüzünde acı bir ifade oluşturmak; çocuklar devamlı olarak bunları gözlemliyorlar ve aynı çevrenin içinde yer alıyorlar. Bu çocuklar beş altı yaşlarına gelip kendi başlarına dilenmeleri için sokaklara bırakıldıklarında öğrendikleri bu hareketleri taklit ederek para topluyorlar, değişik insanların tavırlarına maruz kalıyorlar. Bu çocukların bir çoğu beş altı yaşlarında öfke nöbetlerine tutularak saldırganlık özellikleri gösteriyorlar. Bunlar incelendiğinde davranış ve davranım bozukluklarına fazlasıyla rastlanıyor. Özellikle okula gittiklerinde, toplumsal kalabalıkların içine girdiklerinde bir kimlik ayrımının içine girecekler ve etraflarında olan diğer çocuklara karşı hep öfkeyle bakacaklar. Sonuçta çok iyi bir eğitim görme şansları olmayan bu çocuklar yetişkin bir insan olduklarında toplumda suçlu insanlar olarak yer alıyorlar.”

İstatistiklere bakıldığında dilenci çocukların % 40’ı ilkokul düzeyinde eğitim görüyor. Daha sonra okula gitme şansları olmayan bu çocuklar çocukluk döneminde alıştıkları yaşam şartlarından çok da farklı olmayarak toplumda hırsızlık, gasp, tecavüz gibi çeşitli suçlar işleyen insanlar olarak yer alıyorlar.

Sakat bırakılıyorlar

Kimi zaman bir köşe başında, kimi zaman bir yol kenarında elini açmış masum bakışlarla ve neden bunu yaptığını bilmeden insanlardan para dilenen çocukların bir çoğu aileleri ya da kendilerini dilendiren insanlar tarafından sakat bırakılıyorlar. Çocukların vücutlarında yara oluşturmak için de çeşitli yöntemler uygulanıyor. Kollarına, bacaklarına ya da insanlar tarafından farkedilebilecek yerlerine sarmısak bağlanarak deride müthiş bir tahribat meydana getiriliyor; daha sonra yaranın üzerine ilaç sürülerek tahribatın uzun süre kalması sağlanıyor. Çocukların birçoğu vücutlarında meydana gelen yaraların, sakatlıkların ne zaman ve nasıl meydana geldiğini ise bilmiyor.

Yanına yaklaştığımız zaman ürkek bakışlarla etrafına bakan ve konuşurken kendini gözetleyen insanlara yakalanmaktan korkan dokuz yaşındaki Gül Balcı üç yıldır Beyazıt’ta dileniyor. Annesini ve babasını hiç tanımayan Gül uzaktan bir akrabasının yanında kalıyor. Yanında kaldığı ve ağabey dediği kişi dilencilik yapmıyor; Gül’ü ve yanında kalan diğer çocukları uzaktan takip ediyor. Gül’e yüzündeki yanığın nasıl oluştuğunu sorduğumuzda “Bilmiyorum” diyor.

On yaşındaki Mehmet Akın ise iki yıldır Bakırköy’de dileniyor ve her sabah babası tarafından aynı yere getiriliyor. Kolundan sakat olan Mehmet de bunun nasıl oluştuğunu hatırlamıyor. Annesi ve babası ölen dokuz yaşındaki Garip (soyadını bilmiyor), bir ağabeyin yanında kendisi gibi sekiz tane çocukla birlikte kaldığını, her sabah Esenler’deki kaldıkları yerden dilendikleri alanlara bırakıldıklarını anlatıyor. Uzun süredir Taksim bölgesinde dilenen Garip de bacağındaki sakatlığın nasıl olduğunu diğer çocuklar gibi bilmiyor.

Ekmek kapısı

Dilenci çocuklar aileleri ya da yanlarında barındıkları kişilerle birlikte yaşamlarını varoşlarda bulunan apartman dairelerinin girişlerinde, bodrumlarında ya da boş arazilerde, derme çatma çadırlarda, sağlıksız koşullarda sürdürüyorlar. İstanbul’da özellikle Merter ve Zeytinburnu’ndaki boş arazilerde kurulan çadırlarda yaşayan bu insanlar sabahın erken saatlerinde Murat marka arabalara binerek dilendikleri alanlara gidiyorlar. Zeytinburnu’nda Olivium’un arkasında boş arsalarda yaşayan dilenci aileler var. Aksiyon ekibi olarak, mekanlarına gittik, ancak bizi içlerine almadılar; biz de onları uzaktan gözlemlemeyi tercih ettik. Yurdun çeşitli yörelerinden gelen bu aileler, geçim yolu olarak dilenciliği seçmiş ve tabii ki çocuklarını da dilendiriyorlar. Çadırlarda barınan bu insanlar, sabahın erken saatlerinde “işlerine” gidiyor, ailenin en küçüğünden en büyüğüne kadar görev dağılımı yapıyorlar. Ailenin büyük erkekleri vücutları sağlamsa genellikle dilenmiyor, ailesini ya da emrindekileri dilendiriyor, “iş” sırasında onları gözetliyorlar.

Taksim’de bir sabah arabayla alana getirilen, yaşları 7 ile 10 yaş arasında değişen 8 çocuğun kendilerini dilendiren insanın etrafında adeta emir—komuta zinciri altındaymış gibi disiplinli bir edayla toplanıp son emirleri aldıktan sonra kendi alanlarına giderek insanlardan para dilendiklerini gözlemledik.

Kendi çaplarında mafyaları da bulunan dilencilerin dilendikleri bölgeler aralarında paylaşılmış durumda. Her dilenci kendi alanında dilenmek zorunda. Birbirlerinin alanlarında dilendiklerinde ise büyük kavgalar yaşanıyor. Çocuk dilenciler de büyüklerinden öğrendikleri bu kuralı benimsemişler. Dilendikleri yerlere yabancı çocuklar geldiğinde dilenci çocuklar arasında zaman zaman bu yüzden bıçaklı kavgalar yaşanıyor. Henüz on iki yaşında olan Elvan Kurt Bakırköy sahil yolunda dileniyor. Ne zamandan beri dilendiğini sorduğumuzda “Kendimi bildiğimden beri” diye cevap veriyor. Bakırköy sahil yolunda dilenen Elvan her sabah aynı yere geldiğini, dilendiği bölgenin kendisine ait olduğunu söylüyor. Elvan’a göre herkesin bir ekmek parası kazanma yeri var ve dilendiği yer de ona ait. Elvan; “Zaman zaman yabancı çocuklar gelip bu alanda dilenmek istiyorlar. En çok da tinerci çocuklar geliyorlar. Onları buradan kovuyorum. Genellikle de bu yüzden aramızda kavga çıkıyor. Herkesin kendi yeri var. Bir kişinin başka birinin alanına girmesi çok yanlış. Sonuçta burası benim ekmek kapım” diyor.

Dilenci turistlerimiz!

Bir meslek haline gelen dilencilikte son yıllarda mevsimlik dilenci kavramı da yerleşmeye başladı. Yurdun çeşitli illerinden çocuklarını, torunlarını yanlarına alarak mevsimlik çalışan işçiler gibi büyük kentlerin yolunu tutarak belirli aylarda büyük kentlerde dilenen insanların sayıları özellikle son yıllarda artmaya başladı. İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük şehirlerde aylara göre dilencilerin sayılarına bakıldığında haziran ve temmuz aylarında büyük artışların olduğu görülüyor. Kış aylarında ise bu insanlar sıcak turistik illere giderek buralarda dileniyorlar.

Zabıta kayıtları, İstanbul’daki dilenci çocuklarının menşeinin nereleri olduğuna dair ilginç ipuçları veriyor. Dilenci çocukların kökenleri itibariyle Adana birinci sırada yer alırken onu Zonguldak, Samsun, Tokat ve Kayseri takip ediyor. İstatistiklere bakıldığında son yıllarda ülkemize yurt dışından da dilenci akışı başladığı görülüyor. İstatistiklerde belirtilen rakamlara göre Türkiye’ye gelen yabancı uyruklu dilenci sayısı 370. Zabıta Müdür Yardımcısı Namık Turutoğlu özellikle Romanya’dan çocuklarıyla birlikte gelerek dilenen annelerin sayısının fazla olduğunu belirtiyor.

Hukuki yaptırım yok

Ülkemizde dilencilik yapan ya da çocukları dilendiren insanlara yaptırımı güçlü cezalar uygulanmadığı için çocuklar dilencilik sektöründe özellikle aileleri tarafından sömürülmeye devam ediliyor. Türk Ceza Kanununun 545. maddesinde yer alan, “Her kim on beş yaşından aşağı çocukları toplayıp dilencilik ettirir veya velayeti ve vesayeti altında bulunan yahut kendisinin muhafazası ve nezaretine tevdi olunan onbeş yaşından aşağı bir küçüğün dilenmesine veya bir kimsenin o küçüğü dilencilikte kullanmasına müsaade ederse üç aydan aşağı olmamak üzere hafif hapis cezasıyla cezalandırılır” hükmüyle çocukların kullanılması önlenmeye çalışılıyorsa da etkili sonuçlar alınamıyor. Dilenciler zaman zaman zabıtalar tarafından sokaklardan toplanıyorlar. Anneleriyle birlikte alınan çocuklar bu duruma alışmışken tek başlarına dilenen çocuklar zabıtalar kendilerine yaklaştığı anda korkuyorlar. Daha sonra Okmeydanı’nda bulunan Dilenci Şubesi’ne götürülen dilencilerin üzerindeki paralar burada tespit ediliyor ve emanete alınarak zabıt tutuluyor. Bütün gün dışarıda aç, susuz kalan çocuklar karınlarını zabıtaların kendilerine verdikleri ekmeklerle doyurmaya çalışıyorlar. En fazla bir gün şubede kaldıktan sonra polis karakoluna götürülüp, savcının karşısına çıkartılan bu insanların tamamı aynı gün içerisinde serbest bırakılıyor.

Ülkemizde yüzlerce çocuk, dilenci mafyaları ya da aileleri tarafından dilendirilerek kullanılıyorlar. Annelerini, babalarını ya da yaşam şartlarını seçme şansları olmayan bu çocuklara devlet ve toplum olarak da sahip çıkmadığımız için ilerleyen yaşlarda toplumda potansiyel suçlular olarak yerlerini alıyorlar. Dilenci çocuklar sokaklardan toplanıp bir kuruma yerleştirilip eğitilmedikleri takdirde aynı hayatı sürdürecekler ve bu halkaya hergün yeni çocuklar eklenecek. Bu sorun da kronik bir yara gibi büyüyecek.
ewt dediğim gibi her gün çoğalıyorlar insan acıyıp para veriyor bazen o kadar masum oluyorlarki ama bazende vermeyince insanın peşini bırakmıyorlar.Onları dilendirmek için kullanan kişilerede diycek bişey bulamıyorum onların yerinde kendi çoçukları olsa aynısını yaparlarmı acaba sabahın o saatinde soğukta sokaklara ufacık çoçuklarını bırakırlarmı.Poliste yapacak bişey bulamıyor zabıtada hergün onları bir sakokta bir cami önünde yakalamaktan yorulmuıştur sanırım. güzel bi konu actın sağol
çok güzel paylaşım emeğine sağlık
ÇOLUK ÇOCUĞU AÇ KALAN İŞÇİ İLE DİLENCİ
Fakir bir işçi, bir gün işinden çıkartılır. Bunun üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk-çocuğu arka arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye baş vurduysa "İşimiz yok" cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde durumu kocasına açar: "Bey, görmüyor musun? Açlıktan yavrularımızın yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi biz neyse dayanırız, ama onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak; bir şey düşünmüyor musun?" dedi.
Adam düşünceden önce eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona der ki; "Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor." Bu sözler üzerine kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına, kulların rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerimdir. Elbette bize hayırlı kapı açar."
Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir. Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde bir dilenciye rastlar; adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır: "Allah rızası ve peygamber aşkı için boş geçmeyiniz. Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu? Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam manasıyla muhtaç bir kimseyim."
Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtünü satarak aldığı ve günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir. Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmaktadır; çemberin parası ne oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek. Kadıncağıza nasıl "Çemberine iki dirhem verdiler; onu da ilk rastladığım dilenciye verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım" diyebilecekti. Bu düşünceler içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam karanlığılı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu gözlüyorlardı.
Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi. Adam ümitsiz bir halde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlar yavrular da boşa giden ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın hem kızgın ve hemde şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne yaptığını sorar.
Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki dirhemi verdiğini karısına söyleyeverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: "Başörtünün parasını madem ki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne fazlasıyla sahiptir. Sen yine en iyisini yaptın; bakalım önümüze hangi kapı açılacaktır."
Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir duvar saatini verir, "şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir" der. Ertesi gün adam, çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir müşteri bulamaz. Yorgun argın ve yine ile boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle "balık, balık var, balık" diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan iki balığa müşteri bulamıyordu.
Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, "Şu saat benim işime, o balıklar da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver; ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim." Müşteri ayartmak için sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan uzaklaşır.
Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek kocasını çağırır. Balıklardan birinin karnından bağırsak yerine parlak ve iri bir inci çıkmıştır.
Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz değerde bir mücevher olduğunu, kendilerine sattığı taktirde karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son bulmuş, Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah'a ölçüsüz şükürler ederler.
Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. "Ey hane halkı, esirgeyici Allah size bağışladığından bana da verin." Adam hemen kapıya çıkar dilenciye der ki: "tam şu anda Ulu Allah (c.c) hiç beklemediğimiz bir şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört bin dirhem bağışlamıştır. Madem ki sen Allah rızası için Allah'ın bağış ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun."
Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.
Ev sahii bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür, ona neden parayı beklemiyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; "ben herhangi bir dilenci değildim; Allah'ın meleklerinden biriydim, hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan kıyafetine girerek o anda kapına geldim, beni bizzat Ulu Allah (c.c) seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine gönderdi. Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya giderken verdiğin dilenci de yine bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım diye bana verince Ulu Allah (c.c) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki ölçüsüz cömertliğinin karşılığında da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki Cennet nimetleriyle kavuşacaksın."

Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere...
(Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere... )



EMEĞİNE SAĞLIK ÇOK GÜZEL PAYLAŞIM
emeğine sağlık
Sayfa: 1 2
Referans URL