04-29-2008, 04:52 PM
İnsan, insan içinde doğar, insan içinde büyür ve her zaman yine insanlarla birlikte yaşar. Bu, onun tabiatının gereğidir. Madem ki; hayat, tek başına değil, toplum içinde sürdürülecektir. O halde, diğer insanlarla, iyi ilişkiler içinde bulunmak icab eder. Bu, huzurlu ve mutlu olmanın da temel şartıdır.
Her insanın düşünce ve davranışları farklıdır. Dünyada hiçbir insanın sesi, huyu, karakteri, sîması, parmak izi, vs.. bir diğerine benze-mediği gibi, inanç ve düşünceleri de benzemez. Bu farklılık sebebiyle; meydana gelebilecek olumsuzlukların bertaraf edilmesi için, tarafların asgari müşterekte buluşmaları, başka bir ifade ile ölçülü ve müsamahalı olmaları gerekmektedir. Ailede, okulda ve iş hayatında birlikte olduğumuz kimselere karşı anlayış göstermemiz, toplum içinde daha çok sevilip sayılmaya ve karşılıklı güven duygularının güçlenmesine sebep olur.(1) Bu da, anlayış ve hoşgörü ile sağlanır.
Hoşgörü; bir anlayış biçimidir. Tolerans, müsamaha ve uzlaşmaya da hoşgörü denilmektedir. İnsanlar arası tanışma ve selâmlaşma hoşgörü ile başlar, sevgi ile seyreder. Sevgi ile yaşantısını süsleyemeyen insan, kendisini yalnızlığa iter. İnsanoğlu severek yaşamasını bilmediği ve hoşgörü ile kaynaşamadığı devirlerde hep birbirini boğazlamıştır. Hoşgörülü insan; hangi ırk, hangi din, hangi mezhep ve hangi sınıftan olursa olsun, insan-ı kâmil sıfatıyla yaşayandır. Tarih boyu sevilen bütün gönül adamları ve halk dostları hoşgörüyü kendilerine ilke yapmışlardır. Yunus Emre’nin deyişiyle; Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmeyi bilmek, büyük bir incelik ve erdem sayılmıştır. Çünkü, toplumun seven ve sevilen insanları, evrensel anlayışı benimsemiş, güzel ahlâklı ve engin hoşgörüsü olan insanlardır. Bu, olgunluğun göstergesidir. İnsanları tasnife tabi tutmadan, menfaat ve çıkar gözetmeden sevebiliyorsak, bu davranışın ibadet mesabesinde olduğu bildirilmektedir.
Hoşgörülü insan; sövene dilsiz, dövene elsizdir. O, yetmiş iki buçuk millete aynı gözle bakar. Böyle insanlar bilirler ki; hoşgörüde, kâinatın güzelliği gizlidir. Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve insan sevgisi vardır. “Ne olursan ol, yine gel” diyen, Mevlâna, bir gün, bir papazla karşılaşır. Hürmetini belirtmek için tokalaştıklarında biraz eğilir. Papazda aynı şekilde eğilir. Bu kez, Mevlâna biraz daha eğilir. Papaz yine aynı şekilde karşılık verince; Mevlâna papazın önünde yere yatar. Bu defa, papaz Mevlâna’yı kolundan tutarak kaldırır. Ayağa kalkan Mevlâna şöyle der ;
“Tevâzu ve hoşgörü yarışında bir papazı yendim çok şükür”, der. On üçüncü asırda Mevlâna’nın sergilediği hümanizmi (insan sevgisini) günü-müzde birçoğumuz yakalayabilmiş değiliz. O, farklı din ve milletlerden insanlara dahi el uzatarak evrensel anlayışı çağlar ötesine aktarıyordu.
Hoşgörüden maksat; kusurları büyütmeden örtmek, yapılan iyilikleri başa kakmamak, karşılık beklememek, mazluma yardımcı olmak, zalimin kötülük yapmasına da engel olmaktır. Kısacası, kendisi için hoşlanmadığı bir şeyi başkalarına reva görmemek, eliyle ve diliyle hiçbir insanı incitmemek için gayret sarf etmektir. Yoksa; cemiyetin tahribine, emniyet ve huzurun yok edilmesine, can, mal ve mukaddes değerlerin zedelenmesine göz yummak hoşgörü değildir. Bunlara karşı çıkıp, müdahale etmek lazımdır. Çünkü, iyiliğin en güzeli, kötülerin, kötülük yapmasına engel olmaktır.
Toplumsal havayı kokladığımızda iki temel duygunun yaygınlaş-tığını görürüz. Bunlar; zenginlerde merhametsizlik, fakirlerde ise hasettir. Kıskançlık, haset ve çekememezlik anlayış ve hoşgörüye de engeldir. İnsanlar dünya arenasında birbirleriyle yarış ve rekabet halindedirler. Bu mücadele, ekonomik, sosyal, kültürel ve birçok alanda yapılmaktadır. Sahasında muvaffak olmuş, başarılı kimseler takdir ve tebrik edilmeli, başarılı olamayanlar, onlara gıpta ile takdirlerini sunmalıdırlar. Aksi halde kaybedenler, gerekli hoşgörüyü göstermeyerek, kıskançlık gibi bir duyguya kapılırlarsa, bu durum millet ve memleket için hayırlı sonuçlar vermez. Halkı eğiten, fikirleriyle topluma ışık tutan ilim adamlarımız ile ürettikleri malları dünya pazarlarına sunan sanayici ve iş adamlarımız teşvik edilerek, alkışlanmalıdırlar. Yoksa, serbest rekabetin önüne set çekerek, kendi çıkar ve menfaatleri uğruna, onları kıskanarak, başarılarını gölgelemeye çalışmak, evrensel anlayışla da bağdaşmaz.
İçinde yaşadığımız cemiyette karşılaştığımız olaylar, her zaman bizim istediğimiz şekilde gelişmez. Zaman zaman bir takım terslikler, olumsuzluklar bizi hayli sıkıntıya sokar. Böyle durumlarda aklı ön plana getirerek, temkinli ve hoşgörülü bir şekilde olayları tahlil ettiğimizde mutlak kazançlı çıkacağımız aşikardır. Aksine, hiddet ve öfke ile olayların üzerine gidildiğinde, hiçbir menfaat sağlamayacağı gibi, daha çok prob-lemlerle karşılaşmak mümkün olabilecektir. Bunun için; “Sabır acıdır, ama meyvesi tatlıdır” denilmiştir. Bu konuda, yüce Rabbimiz;
Şüphesiz ki, Allah, sabredenlerle beraberdir.”(Bakara:152) buyur-maktadır. Her şeye kötü gözle bakmak, her olayı olumsuzlukla yorumla-mak psikolojik bir rahatsızlıktır. Böyle insanlar, kendileri ile birlikte çevresindekileri de rahatsız ederler.
Yaptığı iyiliği ve kendine yapılan kötülüğü unutmasını bilenler, engin hoşgörü sahibi insanlardır. Bu hususta bir şairin şu anlamdaki ifadesi ne güzeldir; “Kin ve intikam duygularından uzaklaşmakta, hurma dalı gibi yüksek ol ki, ona taş atılıp dalları yaralandıkça, o yinede kendini taşla yaralayanlara, en güzel meyvesini vermeye devam eder.”
Aile içinde, fertler birbirlerinde eksiklik aramamalı, daima iyi yönlerini görerek, hoş bir ömür geçirmek için çaba sarf etmelidirler. Herkes benim fikrim doğrudur, dediği zaman hayat kaosa döner. Herkesin kendini haklı gördüğü yerde, gerçekte herkes haksızdır. Ailelerde mutluluk, ancak karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle sağlanır. Hoşgörülü ve iyimser olmaya en çok aile içinde ihtiyaç duyulmaktadır. Karıkoca birbirine ne kadar anlayışlı davranırsa, o denli birbirleriyle kaynaşır, huzurlu olur ve mutlu bir şekilde şen ve esen yaşarlar.
Çiçeğe iyilik yapacağım diye, fazla su verilirse, o çiçek gelişmez. Bir ilacı alırken doz sınırını aşarsanız, o tedavi yerine, tehlike doğurur, zehir halini alır. Öyle sözler vardır ki, ilaç gibidir. Az ve öz olursa çok faydalı, çok ve kalabalık olursa zararlı olur.
Evinde eşine ve çocuklarına, iş yerinde arkadaşlarına, oturduğu muhitte komşularına, anlayış ve hoşgörü göstermeyen kimseler, yalnız etrafındakileri değil, kendilerini de huzursuz ve mutsuz ederler. Çünkü ; “Kötüler gülmez, onlar iyileri ağlatırlar” sözü sanki böylesi insanlar için söylenmiştir. Yasak koymak ve ceza vermek çare değil, uzlaşmacı bir tutum içinde bulunmak asıl gaye olmalıdır. Kendi düşüncesinden başka, hiçbir düşünceye tahammülü olmayan kimseye hoşgörüsüz denir.(3) Hoşgörü, er kişilerin gösterebileceği yüce bir davranıştır.
Büyüklerin bile zaman zaman yapmaktan kaçınmadıkları küçük hata ve kusurlar, çocuklar tarafından işlendiğinde, çok büyük bir kabahat olarak telkin edilmemeli, onların yaramazlıkları, hataları ve yanlışları yetişkinlerin hoşgörüsü ile tedavi edilmelidir. J.J.Rousse; “arzu ettikleri zaman çocuklar sıçramalı, koşmalı ve bağırmalıdırlar. Zira çocukların bu hareketlere, kuvvetlenmeye yeltenen, bünyelerinin ihtiyacı vardır. Çocuğun oyun, eğlence, sevinç ve taşkınlıklarına daima hürmetkâr olunuz.”(4) demektedir. Ancak, çocuğun her hareketine müsamaha ederek, onun şımarmasına imkan verecek davranıştan da kaçınmak gerekir.
Hoşgörü ve anlayış, her türlü çirkinliğe, kabalığa ve olumsuz davranışa göz yummak değildir. Hoşgörü, kasıt olmadan veya bilgisizlik eseri, yanlışlıkla yapılan davranışlara gösterilmelidir. Kasıtlı veya kötü niyetle yapılan davranışlara gösterilmemelidir.
Böyle durumlarda, insana yol gösterecek en önemli ışık sevgidir. Bu dünyada sevgiye en lâyık varlık insandır. Gönlü insan sevgisi ile dolu olanlar, kendilerine yapılan davranışın bilgisizlikten mi? yoksa kasten mi? yapıldığını bilenlerdir. Dostluk ve sevginin bulunduğu yerde, merhamet ve iyilik vardır. O sevgiyi insanların gönüllerine, annelerin yüreğine, aşıkların kalbine yüce yaratıcı nakşetmiştir. Bugün Mevlâna’nın, Hac-ı Bektaşi Veli’nin veya Yunus Emre’nin çok sevilmesinin sebebinde, onların gösterdiği evrensel anlayış ve hoşgörü yatar. “İncinsen de incitme” sözü bu durumu en güzel bir şekilde ortaya koyar. Onlar, yaşadıkları devirde, insanların gönüllerine girmesini bilmişlerdir. Anadolu’muzda binlerce Alperen, hepsi birer gönül doktoru olmuşlardır. Çünkü, onların felsefesinde, gönül yapmak ne kadar güzel ise, gönül kırmak da o kadar çirkin sayılmıştır. Hele, yüreği yufka, kırık gönüllere dokunmak, büyük vebâl olarak görülmüştür. Bu sebeple; asırlar sonra, onlar anılıyor, nesillere aktarılıyorsa, fikirleri çağlar ötesine taşıyorsa, anlayış ve hoşgörülerinin evrenselliğindendir.
Sevgili Peygamberimiz, Uhud harbinde hatalı davranışları ile büyük bir faciaya sebep olan arkadaşlarını bağışlamış, Onun bu hareketi Kur’an-ı Kerim’de ;
“O vakit sen Allah’tan gelen bir bağışlama ile onlara yumuşak davrandın, Şayet kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar dağılıp gitmiş olurlardı.” buyrularak, Hz. Peygamberin gösterdiği hoşgörü övülmüştür. Yine Uhud harbinde, kendisine okla taşla saldıranları bağışla-mış, onlar için “Allah’ım onlara doğru yolu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” demek suretiyle, şefkat ve müsamahanın en güzel örneğini göstermiştir.
Edip Ahmet Atabetü’l Hakayık isimli eserinde; “Sana cefa edene, vefa ile mukabele et, Ne kadar yıkanırsa yıkansın kan, kan ile temizlenmez.” Diyerek, kötülüklere iyilikle karşılık verilmesini öğütler. Mevlana’nın şu evrensel mesajı da altın öğütler şeklinde karşımıza çıkıyor.
“Cömertlik ve yardım etmekte akar su gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, yada göründüğün gibi ol.”
Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, Şerh-i besmele adlı eserinde şöyle der;; “Yüce Tanrı buyurur: Benim sevgili peygamberim! Söyle inananlara; gönül evlerini alçak gönüllülük, aşıklık süpürgesiyle süpürsünler. Hırsı, nasılı, niçini, ikiyüzlülüğü, hainliği, çekememezliği ve dedikoduyu süpürüp atsınlar. Yaptıkları kötü işlere pişmanlık duysunlar ve pişmanlık suyuyla yıkansınlar. Gizli işlerden vazgeçsinler. Sevgi sofrasını döşesinler.”(5)
Gönül; Türkçemizde kalbin karşılığı olarak kullanılır. Gönül uğruna nice türküler yakılmış, nice güzel sözler söylenmiştir. Kimi gönül erbabı olmuş, kimi gönül koymuş, kimi gönül kırmış, kimi de “gözden uzak olunca gönülden de uzak” olmuştur.
Yeryüzünde, on binden fazla dil içinde sadece Türkçe, Farsça ve Arapça’da gönül kelimesi vardır. Biz Yunus Emre, Mevlâna.. gibi kıymetli büyüklerimize Gönül sultanları deriz. Anadolu ve Rumeli’nin İslâmlaşmasında hep gönül sultanlarının rolü olmuştur. Yunus, gönüle o kadar çok ehemmiyet verir ki; “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil” der. Bazı deyimlerde; “Kırma insanın kalbini yapacak ustası yok” denilir. Aslında gönül almak çok güzel, kırmak ise çok kötüdür.
Vicdan, merhamet, acıma duygusu, üzüntü, sevinç dediğimiz şeyler hangi kaynaktan yola çıkarlar? Bütün bunların kaynağı gönüldür. Bunların olmadığı beden “Karnı tok sırtı pek” insan tipini oluşturur. Bu tür insanlarda her zaman dünyanın ağız tadını kaçıranlardır. Onlar vicdanlara değil, cüzdanlara önem verirler.
Kısacası gönüllerimizde herkese yetecek kadar sevgiye yer ayrılmalıdır.
Evrensel anlayış ve hoşgörünün, en belirgin emaresi, tebessüm-dür. Tatlı bir gülümseme ile bakan pırıl pırıl gözler insana ve karşısındakine rahatlık ve güven verir. Güler yüzlü insanlarla anlaşmak her zaman daha rahat ve kolaydır. Gülümseme ve tebessüm masrafı olmayan ucuz bir davranış gibi görünür. Oysa onu herkes satın alıp, kullanmayı beceremez. Vereni fakir yapmaz, ama alanı zenginleştirir. Vermesi zaman açısından çok kısa, fakat, tesiri ve hatırası sonsuza kadar sürebilir. O, sıkıntı ve bunalımlara karşı en tesirli bir ilaçtır. Satın alınmaz, çalınmaz, parayla da elde edilmez. Gülümsemeyi unutmuş, yorgun ve bitkin insanlar, anlayış ve hoşgörüden uzak kalan, çatık kaşlı, asık suratlı tiplerdir. Çağın hastalığı olarak nitelenen stresin insanımızın içinde bocaladığı sosyal ve ekonomik problemlere çare bulanamayışından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Oysa; sabır, kanaat, cömertlik, anlayış, hoşgörü ve sevgi gibi güzide duyguların kalplerden silinmiş olmasından meydana geldiği aşikardır.
İlk Türk eserlerinden olan Kutadgu Bilig’te ; “Sen, sen ol, işinle ve sözünle her zaman iyilik et. Makam ve mevkini vasıta kılarak etrafındakileri ezme. Onlara küçümseyici eda ile bakma. Neye yarar ki insan? Faydasız olduktan sonra! Ne eti yenir, ne derisi giyilir insanın. Sadece; aklı vardır, insanı diğerlerinden ayıran, onu da hayra kullanmazsa, ne farkı kalır, öbür mahlukattan” diyen, Kaşgarlı Mahmut, insanın çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini öğütlüyor.
“ Ben gelmedim dâvi için,
Benim işim sevî için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.” Diyen Yunus; dostluk üzerine kurulmuş bir sevgi dünyasının özlemini çekmektedir. Bugün Avrupa insanının “Hümanizm” diye asırlardır gerçekleştiremediğini, Türk insanı asırlar öncesinden başarmış, insan sevgisi, adalet ve hoşgörüyü fethettiği yerlerde, tarihi izler bırakarak göstermiştir.
Güzellikler ne solar, ne eskir, ne de ölür.
Emek sevgiyle verilirse, güzellikler ortaya çıkar.
Kalpteki sevgi tohumu başka bir kalbe serpip ekilmezse, asla filizlenmez.
Ne mutlu sevmeyi bilene, ve ne mutlu sevmeyi öğrenmek isteyene.
Medeniyetin sembolü, kim olursa olsun insanlara saygıdan geçer. En değerli inciler, gösterişsiz istiridye kabukları içinde yatar. Kabuğuna bakarsak, içteki parıltıyı göremeyiz. Her insanın içindeki cevheri keşfetmek, gönüllerdeki zenginlikleri yakalamak, ancak; anlayış ve hoşgörü ile mümkün olacaktır.
Mehmet KANTARCI
Her insanın düşünce ve davranışları farklıdır. Dünyada hiçbir insanın sesi, huyu, karakteri, sîması, parmak izi, vs.. bir diğerine benze-mediği gibi, inanç ve düşünceleri de benzemez. Bu farklılık sebebiyle; meydana gelebilecek olumsuzlukların bertaraf edilmesi için, tarafların asgari müşterekte buluşmaları, başka bir ifade ile ölçülü ve müsamahalı olmaları gerekmektedir. Ailede, okulda ve iş hayatında birlikte olduğumuz kimselere karşı anlayış göstermemiz, toplum içinde daha çok sevilip sayılmaya ve karşılıklı güven duygularının güçlenmesine sebep olur.(1) Bu da, anlayış ve hoşgörü ile sağlanır.
Hoşgörü; bir anlayış biçimidir. Tolerans, müsamaha ve uzlaşmaya da hoşgörü denilmektedir. İnsanlar arası tanışma ve selâmlaşma hoşgörü ile başlar, sevgi ile seyreder. Sevgi ile yaşantısını süsleyemeyen insan, kendisini yalnızlığa iter. İnsanoğlu severek yaşamasını bilmediği ve hoşgörü ile kaynaşamadığı devirlerde hep birbirini boğazlamıştır. Hoşgörülü insan; hangi ırk, hangi din, hangi mezhep ve hangi sınıftan olursa olsun, insan-ı kâmil sıfatıyla yaşayandır. Tarih boyu sevilen bütün gönül adamları ve halk dostları hoşgörüyü kendilerine ilke yapmışlardır. Yunus Emre’nin deyişiyle; Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmeyi bilmek, büyük bir incelik ve erdem sayılmıştır. Çünkü, toplumun seven ve sevilen insanları, evrensel anlayışı benimsemiş, güzel ahlâklı ve engin hoşgörüsü olan insanlardır. Bu, olgunluğun göstergesidir. İnsanları tasnife tabi tutmadan, menfaat ve çıkar gözetmeden sevebiliyorsak, bu davranışın ibadet mesabesinde olduğu bildirilmektedir.
Hoşgörülü insan; sövene dilsiz, dövene elsizdir. O, yetmiş iki buçuk millete aynı gözle bakar. Böyle insanlar bilirler ki; hoşgörüde, kâinatın güzelliği gizlidir. Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve insan sevgisi vardır. “Ne olursan ol, yine gel” diyen, Mevlâna, bir gün, bir papazla karşılaşır. Hürmetini belirtmek için tokalaştıklarında biraz eğilir. Papazda aynı şekilde eğilir. Bu kez, Mevlâna biraz daha eğilir. Papaz yine aynı şekilde karşılık verince; Mevlâna papazın önünde yere yatar. Bu defa, papaz Mevlâna’yı kolundan tutarak kaldırır. Ayağa kalkan Mevlâna şöyle der ;
“Tevâzu ve hoşgörü yarışında bir papazı yendim çok şükür”, der. On üçüncü asırda Mevlâna’nın sergilediği hümanizmi (insan sevgisini) günü-müzde birçoğumuz yakalayabilmiş değiliz. O, farklı din ve milletlerden insanlara dahi el uzatarak evrensel anlayışı çağlar ötesine aktarıyordu.
Hoşgörüden maksat; kusurları büyütmeden örtmek, yapılan iyilikleri başa kakmamak, karşılık beklememek, mazluma yardımcı olmak, zalimin kötülük yapmasına da engel olmaktır. Kısacası, kendisi için hoşlanmadığı bir şeyi başkalarına reva görmemek, eliyle ve diliyle hiçbir insanı incitmemek için gayret sarf etmektir. Yoksa; cemiyetin tahribine, emniyet ve huzurun yok edilmesine, can, mal ve mukaddes değerlerin zedelenmesine göz yummak hoşgörü değildir. Bunlara karşı çıkıp, müdahale etmek lazımdır. Çünkü, iyiliğin en güzeli, kötülerin, kötülük yapmasına engel olmaktır.
Toplumsal havayı kokladığımızda iki temel duygunun yaygınlaş-tığını görürüz. Bunlar; zenginlerde merhametsizlik, fakirlerde ise hasettir. Kıskançlık, haset ve çekememezlik anlayış ve hoşgörüye de engeldir. İnsanlar dünya arenasında birbirleriyle yarış ve rekabet halindedirler. Bu mücadele, ekonomik, sosyal, kültürel ve birçok alanda yapılmaktadır. Sahasında muvaffak olmuş, başarılı kimseler takdir ve tebrik edilmeli, başarılı olamayanlar, onlara gıpta ile takdirlerini sunmalıdırlar. Aksi halde kaybedenler, gerekli hoşgörüyü göstermeyerek, kıskançlık gibi bir duyguya kapılırlarsa, bu durum millet ve memleket için hayırlı sonuçlar vermez. Halkı eğiten, fikirleriyle topluma ışık tutan ilim adamlarımız ile ürettikleri malları dünya pazarlarına sunan sanayici ve iş adamlarımız teşvik edilerek, alkışlanmalıdırlar. Yoksa, serbest rekabetin önüne set çekerek, kendi çıkar ve menfaatleri uğruna, onları kıskanarak, başarılarını gölgelemeye çalışmak, evrensel anlayışla da bağdaşmaz.
İçinde yaşadığımız cemiyette karşılaştığımız olaylar, her zaman bizim istediğimiz şekilde gelişmez. Zaman zaman bir takım terslikler, olumsuzluklar bizi hayli sıkıntıya sokar. Böyle durumlarda aklı ön plana getirerek, temkinli ve hoşgörülü bir şekilde olayları tahlil ettiğimizde mutlak kazançlı çıkacağımız aşikardır. Aksine, hiddet ve öfke ile olayların üzerine gidildiğinde, hiçbir menfaat sağlamayacağı gibi, daha çok prob-lemlerle karşılaşmak mümkün olabilecektir. Bunun için; “Sabır acıdır, ama meyvesi tatlıdır” denilmiştir. Bu konuda, yüce Rabbimiz;
Şüphesiz ki, Allah, sabredenlerle beraberdir.”(Bakara:152) buyur-maktadır. Her şeye kötü gözle bakmak, her olayı olumsuzlukla yorumla-mak psikolojik bir rahatsızlıktır. Böyle insanlar, kendileri ile birlikte çevresindekileri de rahatsız ederler.
Yaptığı iyiliği ve kendine yapılan kötülüğü unutmasını bilenler, engin hoşgörü sahibi insanlardır. Bu hususta bir şairin şu anlamdaki ifadesi ne güzeldir; “Kin ve intikam duygularından uzaklaşmakta, hurma dalı gibi yüksek ol ki, ona taş atılıp dalları yaralandıkça, o yinede kendini taşla yaralayanlara, en güzel meyvesini vermeye devam eder.”
Aile içinde, fertler birbirlerinde eksiklik aramamalı, daima iyi yönlerini görerek, hoş bir ömür geçirmek için çaba sarf etmelidirler. Herkes benim fikrim doğrudur, dediği zaman hayat kaosa döner. Herkesin kendini haklı gördüğü yerde, gerçekte herkes haksızdır. Ailelerde mutluluk, ancak karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle sağlanır. Hoşgörülü ve iyimser olmaya en çok aile içinde ihtiyaç duyulmaktadır. Karıkoca birbirine ne kadar anlayışlı davranırsa, o denli birbirleriyle kaynaşır, huzurlu olur ve mutlu bir şekilde şen ve esen yaşarlar.
Çiçeğe iyilik yapacağım diye, fazla su verilirse, o çiçek gelişmez. Bir ilacı alırken doz sınırını aşarsanız, o tedavi yerine, tehlike doğurur, zehir halini alır. Öyle sözler vardır ki, ilaç gibidir. Az ve öz olursa çok faydalı, çok ve kalabalık olursa zararlı olur.
Evinde eşine ve çocuklarına, iş yerinde arkadaşlarına, oturduğu muhitte komşularına, anlayış ve hoşgörü göstermeyen kimseler, yalnız etrafındakileri değil, kendilerini de huzursuz ve mutsuz ederler. Çünkü ; “Kötüler gülmez, onlar iyileri ağlatırlar” sözü sanki böylesi insanlar için söylenmiştir. Yasak koymak ve ceza vermek çare değil, uzlaşmacı bir tutum içinde bulunmak asıl gaye olmalıdır. Kendi düşüncesinden başka, hiçbir düşünceye tahammülü olmayan kimseye hoşgörüsüz denir.(3) Hoşgörü, er kişilerin gösterebileceği yüce bir davranıştır.
Büyüklerin bile zaman zaman yapmaktan kaçınmadıkları küçük hata ve kusurlar, çocuklar tarafından işlendiğinde, çok büyük bir kabahat olarak telkin edilmemeli, onların yaramazlıkları, hataları ve yanlışları yetişkinlerin hoşgörüsü ile tedavi edilmelidir. J.J.Rousse; “arzu ettikleri zaman çocuklar sıçramalı, koşmalı ve bağırmalıdırlar. Zira çocukların bu hareketlere, kuvvetlenmeye yeltenen, bünyelerinin ihtiyacı vardır. Çocuğun oyun, eğlence, sevinç ve taşkınlıklarına daima hürmetkâr olunuz.”(4) demektedir. Ancak, çocuğun her hareketine müsamaha ederek, onun şımarmasına imkan verecek davranıştan da kaçınmak gerekir.
Hoşgörü ve anlayış, her türlü çirkinliğe, kabalığa ve olumsuz davranışa göz yummak değildir. Hoşgörü, kasıt olmadan veya bilgisizlik eseri, yanlışlıkla yapılan davranışlara gösterilmelidir. Kasıtlı veya kötü niyetle yapılan davranışlara gösterilmemelidir.
Böyle durumlarda, insana yol gösterecek en önemli ışık sevgidir. Bu dünyada sevgiye en lâyık varlık insandır. Gönlü insan sevgisi ile dolu olanlar, kendilerine yapılan davranışın bilgisizlikten mi? yoksa kasten mi? yapıldığını bilenlerdir. Dostluk ve sevginin bulunduğu yerde, merhamet ve iyilik vardır. O sevgiyi insanların gönüllerine, annelerin yüreğine, aşıkların kalbine yüce yaratıcı nakşetmiştir. Bugün Mevlâna’nın, Hac-ı Bektaşi Veli’nin veya Yunus Emre’nin çok sevilmesinin sebebinde, onların gösterdiği evrensel anlayış ve hoşgörü yatar. “İncinsen de incitme” sözü bu durumu en güzel bir şekilde ortaya koyar. Onlar, yaşadıkları devirde, insanların gönüllerine girmesini bilmişlerdir. Anadolu’muzda binlerce Alperen, hepsi birer gönül doktoru olmuşlardır. Çünkü, onların felsefesinde, gönül yapmak ne kadar güzel ise, gönül kırmak da o kadar çirkin sayılmıştır. Hele, yüreği yufka, kırık gönüllere dokunmak, büyük vebâl olarak görülmüştür. Bu sebeple; asırlar sonra, onlar anılıyor, nesillere aktarılıyorsa, fikirleri çağlar ötesine taşıyorsa, anlayış ve hoşgörülerinin evrenselliğindendir.
Sevgili Peygamberimiz, Uhud harbinde hatalı davranışları ile büyük bir faciaya sebep olan arkadaşlarını bağışlamış, Onun bu hareketi Kur’an-ı Kerim’de ;
“O vakit sen Allah’tan gelen bir bağışlama ile onlara yumuşak davrandın, Şayet kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar dağılıp gitmiş olurlardı.” buyrularak, Hz. Peygamberin gösterdiği hoşgörü övülmüştür. Yine Uhud harbinde, kendisine okla taşla saldıranları bağışla-mış, onlar için “Allah’ım onlara doğru yolu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” demek suretiyle, şefkat ve müsamahanın en güzel örneğini göstermiştir.
Edip Ahmet Atabetü’l Hakayık isimli eserinde; “Sana cefa edene, vefa ile mukabele et, Ne kadar yıkanırsa yıkansın kan, kan ile temizlenmez.” Diyerek, kötülüklere iyilikle karşılık verilmesini öğütler. Mevlana’nın şu evrensel mesajı da altın öğütler şeklinde karşımıza çıkıyor.
“Cömertlik ve yardım etmekte akar su gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, yada göründüğün gibi ol.”
Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, Şerh-i besmele adlı eserinde şöyle der;; “Yüce Tanrı buyurur: Benim sevgili peygamberim! Söyle inananlara; gönül evlerini alçak gönüllülük, aşıklık süpürgesiyle süpürsünler. Hırsı, nasılı, niçini, ikiyüzlülüğü, hainliği, çekememezliği ve dedikoduyu süpürüp atsınlar. Yaptıkları kötü işlere pişmanlık duysunlar ve pişmanlık suyuyla yıkansınlar. Gizli işlerden vazgeçsinler. Sevgi sofrasını döşesinler.”(5)
Gönül; Türkçemizde kalbin karşılığı olarak kullanılır. Gönül uğruna nice türküler yakılmış, nice güzel sözler söylenmiştir. Kimi gönül erbabı olmuş, kimi gönül koymuş, kimi gönül kırmış, kimi de “gözden uzak olunca gönülden de uzak” olmuştur.
Yeryüzünde, on binden fazla dil içinde sadece Türkçe, Farsça ve Arapça’da gönül kelimesi vardır. Biz Yunus Emre, Mevlâna.. gibi kıymetli büyüklerimize Gönül sultanları deriz. Anadolu ve Rumeli’nin İslâmlaşmasında hep gönül sultanlarının rolü olmuştur. Yunus, gönüle o kadar çok ehemmiyet verir ki; “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil” der. Bazı deyimlerde; “Kırma insanın kalbini yapacak ustası yok” denilir. Aslında gönül almak çok güzel, kırmak ise çok kötüdür.
Vicdan, merhamet, acıma duygusu, üzüntü, sevinç dediğimiz şeyler hangi kaynaktan yola çıkarlar? Bütün bunların kaynağı gönüldür. Bunların olmadığı beden “Karnı tok sırtı pek” insan tipini oluşturur. Bu tür insanlarda her zaman dünyanın ağız tadını kaçıranlardır. Onlar vicdanlara değil, cüzdanlara önem verirler.
Kısacası gönüllerimizde herkese yetecek kadar sevgiye yer ayrılmalıdır.
Evrensel anlayış ve hoşgörünün, en belirgin emaresi, tebessüm-dür. Tatlı bir gülümseme ile bakan pırıl pırıl gözler insana ve karşısındakine rahatlık ve güven verir. Güler yüzlü insanlarla anlaşmak her zaman daha rahat ve kolaydır. Gülümseme ve tebessüm masrafı olmayan ucuz bir davranış gibi görünür. Oysa onu herkes satın alıp, kullanmayı beceremez. Vereni fakir yapmaz, ama alanı zenginleştirir. Vermesi zaman açısından çok kısa, fakat, tesiri ve hatırası sonsuza kadar sürebilir. O, sıkıntı ve bunalımlara karşı en tesirli bir ilaçtır. Satın alınmaz, çalınmaz, parayla da elde edilmez. Gülümsemeyi unutmuş, yorgun ve bitkin insanlar, anlayış ve hoşgörüden uzak kalan, çatık kaşlı, asık suratlı tiplerdir. Çağın hastalığı olarak nitelenen stresin insanımızın içinde bocaladığı sosyal ve ekonomik problemlere çare bulanamayışından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Oysa; sabır, kanaat, cömertlik, anlayış, hoşgörü ve sevgi gibi güzide duyguların kalplerden silinmiş olmasından meydana geldiği aşikardır.
İlk Türk eserlerinden olan Kutadgu Bilig’te ; “Sen, sen ol, işinle ve sözünle her zaman iyilik et. Makam ve mevkini vasıta kılarak etrafındakileri ezme. Onlara küçümseyici eda ile bakma. Neye yarar ki insan? Faydasız olduktan sonra! Ne eti yenir, ne derisi giyilir insanın. Sadece; aklı vardır, insanı diğerlerinden ayıran, onu da hayra kullanmazsa, ne farkı kalır, öbür mahlukattan” diyen, Kaşgarlı Mahmut, insanın çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini öğütlüyor.
“ Ben gelmedim dâvi için,
Benim işim sevî için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.” Diyen Yunus; dostluk üzerine kurulmuş bir sevgi dünyasının özlemini çekmektedir. Bugün Avrupa insanının “Hümanizm” diye asırlardır gerçekleştiremediğini, Türk insanı asırlar öncesinden başarmış, insan sevgisi, adalet ve hoşgörüyü fethettiği yerlerde, tarihi izler bırakarak göstermiştir.
Güzellikler ne solar, ne eskir, ne de ölür.
Emek sevgiyle verilirse, güzellikler ortaya çıkar.
Kalpteki sevgi tohumu başka bir kalbe serpip ekilmezse, asla filizlenmez.
Ne mutlu sevmeyi bilene, ve ne mutlu sevmeyi öğrenmek isteyene.
Medeniyetin sembolü, kim olursa olsun insanlara saygıdan geçer. En değerli inciler, gösterişsiz istiridye kabukları içinde yatar. Kabuğuna bakarsak, içteki parıltıyı göremeyiz. Her insanın içindeki cevheri keşfetmek, gönüllerdeki zenginlikleri yakalamak, ancak; anlayış ve hoşgörü ile mümkün olacaktır.
Mehmet KANTARCI