Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Görünüm: ( TÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE ) FİKİR VE SORUMLULUK
Şu Anda Hafifleştirilmiş Görüntüleme Modundasınız. Tam Görünüm Modu için, Buraya Tıklayın
Sayfalar: 1 2
Fikir ve Sorumluluk



GİRİŞ



Bir neslin en büyük hazinesi, o nesle kendisinden öncekilerin bıraktıkları onurdur fikrindeyim. Toplulukların değer yargılarını yapılandıran ve topluluklara adeta ferdiyet kazandıran milli onur, tarihin bir soy için biriktirdiği iyiden güzelden ve doğrudan yana ne kadar nesne varsa hepsinin toplamıdır. Bir bakıma, milli onur zamana karşı dik durabilme becerisini ve hakkını yine zamandan alabilmektir. Günümüz dünyasının yerleşik düzenine bakıldığında, manzaranın tabiri caizse milli ve tarihi onurdan yoksun ve maneviyatsız bir gücün her türlü disiplini tek eline alarak her platformda arz-ı endam etmesi olduğunu görüyoruz. Bu adaletten yoksun yapılanmanın sebep olduğu temel mesele ise eşitsizliğin yol açtığı tepkiler ve bu tepkilere karşı verilen yine adaletsiz tepkilerdir. Kendilerini dünyanın sahipleri sanan ve şu aşamada bu fikirlerinde pek de haksız sayılamayacak olan belirli bir elit tarafından beslenip büyütülen “sistem” adlı mekanizmanın işleyişi düzensizlikten bir düzen oluşturma çabası esasına dayanmaktadır. “ORDO AB CHAO”...



Sistem nedir? Dünyanın doğu tarafında yaşayan toplulukların kendi değerlerince yaşama hakkını ellerinden almak için kurulmuş olan bir düzeneğin ta kendisidir sistem...Zira parça bütün ilişkisinin sürerli ve kararlı olma durumunun dışındaki olasılıklar gelişmiş yapıların geliştireceklerini iddia ettikleri yapılara ulaşmasına engel teşkil eden olasılıklardır. Bu olasılıkların başta geleni dünya bütünlüğünün küçük bir parçası olan fakat kendi içinde bütünleşik bir yapıya sahip olan herhangi bir toplumun yukarıda anılan milli onurunun sağlam ve köklü temellerinin olmasıdır. Bir diğer olasılık ise toplulukların oluşturdukları idari şekillerin kendi kadim değerleri ile örtüşür olma durumu sonucunda ortaya çıkan milli devlet yapılarıdır. Milli devlet yapılarının sorunsuz ve başarılı bir şekilde barbarların dünyasında doğmasına izin vermeyecek güç olan batı, bu yapıların sağlıklı bir şekilde uygulandığı noktada sonucun ne olacağını çok iyi bilmektedir. Sömürülecek kaynak hazinesi olan doğunun günün birinde kendi yöntemlerini ve kendi kavramlarını eline alarak her platformda eksiksiz ve hatta bir milli-tarihi onur fazlasıyla batıya rakip olmaya başladığı zaman sistem denilen düzeneğin iflası müşahede edilecektir.



İnsanoğlu asırlardır bir şeylerle savaş halinde bulunmuştur ve bu süreç günümüz dünyasında bilfiil sürmektedir. Çok ortamda ifade edildiği üzere günümüz dünyasında savaş yöntemleri açıkça şekil değiştirmiştir hatta günümüzün savaşları, eski dünyanın kesici ve delici silahları ile yapılan savaşlarından daha vahşice sürmektedir. Bir taraf savaşırken diğer taraf kendisi ile savaşanın kim olduğunu anlayamamaktadır bile...Sadece bir tükeniş içinde olduğunu anlamakta, zamanla öldüğünü ve manen eridiğini görüp hayıflanmaktadır. Medeniyet ihracı adı verilen bu süreç milletlerin ruhi zindeliklerini ellerinden alarak, milletleri topluca bir sosyal intiharın eşiğine getirmektedir. İhraç edilen şey medeniyet değildir. Ellerinde onurlarından ve maneviyatlarından başka dayanakları kalmayan kadim topluluklara, günün birinde medeniyetin kendisini bile imha edecek olan onursuzca yaşamanın kurallarıdır ihraç edilen...



Yeryüzünde milâttan sonra iki dünya savaşı yaşanmıştır. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bu savaşların çıktığı coğrafyalara bakıldığında çok da uzak olmayan bir geçmişte günümüzün medeni toplumlarının nasıl bir cinnetin içinde bulunduğunu anlamak zor değildir. Hayati fonksiyonu kan dökme olan batı dünyasının kurduğu ve yapılandırdığı yeni dünya düzeninin medeniliğinin ve barışçıllığının düşünmesini bilen insanlara 50 senede inandırıcı gelmesine hiçbir hal-ü kârda imkan yoktur. Dünya ciddi bir tehlike ile karşı karşıyadır. 20. YY.’ nin başından itibaren birbirlerini yiyen toplumlar artık ciddi bir eşgüdüm ile hareket etmekteler. Edirne’nin karşı tarafında “Kutsal Roma-Germen Lejyonları” duruyor.



1.BÖLÜM

Fikir ve Sorumluluk



Doğu dünyasının yapı itibari ile batı dünyasına benzeyemeyeceği gerçeği çok büyük bir olasılıkla dünyaya hükmedenler tarafından da bilinmektedir. Amaç sosyal açıdan iki arada bir derede, ekonomik açıdan gebe ve haliyle siyasi açıdan tavizkâr, geçiş sancılarına mahkûm bırakılmış, özentileri ile tarihi değerleri arasında bocalayarak kimlik bunalımına düşen topluluklar oluşturmaktır. Günümüz Türkiye’si siyasi etki alanı bakımından dev bir coğrafyaya uzanmaktadır. Bu yüzden yıllardır hedef ülkedir. Türkiye’nin hedefteki ülke olması “Attila’nın korkunç kurtlarının” Roma medeniyetine verdiği hasarın yani “ Tanrı’nın Kırbacı’nın ” batının suratına çarpmasından, Kutsal Asitane surlarının aşılmasına kadar geçen sürecin doğal bir ek sürecidir. Türk Devleti Avrupa için asırlarca süren kinin hırsının çıkarılması için zayıflatılması gereken bir kurumdur. Bununla birlikte yazının başından beri kastettiğim alternatif doğunun ve Asya’nın kadim topluluklarının yegane idari temsilcisidir.





İnanılamayacak kadar köklü ve teşkilatlı göç hareketleri ile nüfûz ettiği her kültürü etkilemiş ve haliyle her kültürden etkilenmiş Türk soyunun tarihte biriktirdiği ve dik durması için son derece yeterli değerleri vardır. Bu yüzden doğunun milli onuru en kuvvetli toplumları 300 milyonluk Türk toplumlarıdır. Türkler tarih boyunca siyasi ve idari pek çok oluşuma karışmış, geniş coğrafyaya yayılmışlardır. Maneviyatlarını kaybeden Türk toplumları sonuç itibarı ile kimliklerini de kaybetmişlerdir. Slavlaşan Bulgarlar ve Çinlileşen Tabgaçlar bu iddiamıza delil olabilecek bilinen ispatlardır.



Tarihte Türk yayılmalarının diğer bir şekli de “sızma” diyebileceğimiz yoldur ki, kendi ülkelerinde iktisadi sıkıntı içinde kalan bazı kalabalıkça boy parçalarının veya ailelerinin veya sağlam yapılı gençlerin yabancı devletlerde hizmet almaları suretinde belirir. Bu şekilde dahi Türklerin katıldıkları topluluklar içinde üstün bir kabiliyet göstererek askeri kuvvetlere ve siyasi hayata hakim oldukları ,hattâ devletler kurdukları bilinmektedir.[1]



Türklerin gerek “fütûhat”, gerek “sızma” vasfında olsun etrafa yayılmaları şüphesiz her zaman kolay cereyan etmiyor, bazen şiddetli çatışmalara sebep oluyordu. Bu durum ağır darbelere maruz kalan yabancılar tarafından Türklerin sevimsiz karşılanmalarına yol açıyordu. Bozkırların coğrafi şartları icabı, haşin, sert iradeli ve mücadeleci bir ruh haline sahip fakat aslında iyi, haksever ve adil insanlar olan Türkler hakkındaki hayâl mahsulü türlü suçlamalar bundan ileri gelmiş olmalıdır.[2]



Türk toplumlarının doğu dünyasının ve kültürünün en canlı ve güçlü yaşatıcılarının olmasının en önemli nedeni, yukarıda da bahsedildiği gibi pek çok kültür ile alış verişte bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Türklerin batılı olamayacak olmalarının en sağlam sebebi fikrimce budur. Kimliğin ve tarihi duruşun zaman içerisindeki niteliğini kavramak için belirli ilkeler dahilinde tasarlanan ve geleceğe yönelik dünya ufuklarına milli çıkar ve hedefler bağlamında, kendi penceresinden bakan fikirler bütününe milliyetçilik diyoruz. Türk toplumlarının asırlar boyunca sürekli bir göç süreci içerisinde bulunmaları ve buna bağlı olarak nüfûz ettikleri coğrafyalarda uzun yıllar boyunca savaşmak zorunda kalmaları Türklerde bağımsızlık ve milliyetçilik bilincini güçlendirmiştir. Bununla birlikte Türklerin kurduğu son çok uluslu dünya devleti olan Osmanlı Devletinde teba olarak yaşayan toplumların hepsinin bağımsızlıklarını ancak ve ancak bu devletin aciz ve alil duruma düşmesi noktasında aradıklarını görüyoruz. Tarih boyunca Türk topluluklarının esaret ve tahakküm altında yaşamamak için vatan değiştirdiklerini, sayıca az olmalarına rağmen maneviyat ve bilinç fazlası ile hareket eden idealist ordularla, çok daha kalabalık askeri güçleri bertaraf ettiklerini görmekteyiz. Tarihte sürekli tekrar eden bu üstün vasıflar, atın üstünde geriye doğru yay geren millete karşı bugün duyulan garezin temel sebebidir diye düşünüyorum. Yukarıda anılan “sistem” adlı görünmez düşmanın global bir dünya düzeni paravanının arkasında gizlenerek, kendi kokuşmuşluğunu dünyanın ortak derdi yapmak eğilimde olduğundan hareketle Türk Devletinin ve milletinin ne denli bir hesaplaşma ile karşı karşıya olduğunu iyi anlamak gerektir diye düşünüyorum. Sosyal ve ahlâki alanda toplum yapısında açılmaya çalışılan gedikler, aile kurumunun zedelenmesi ve en önemlisi Türk toplumlarının sürgit kalmalarının en görünür ve bilinir sebebi olan bağımsızlık ve milliyetçilik bilincinin zedelenmeye çalışılmasıdır. Türkün temel fikri ve eylemi soyunu ve insanını sevmektir. Bu doğrultuda sağlıklı bir düşünce yapısına sahip Türk milliyetçisi önce soyuna karşı, sonra milletine ve milli sembollerine daha sonra devletine ve ailesine karşı ve en sonda kendisine karşı sorumludur. Fakat unutulması felakete sebep olacak temel gerçek odur ki, Türk soyunun tarih boyunca savaşkan ve baş eğmez olmasının temelinde yatan sağlam manevi altyapının, milliyetçilerin fikrinde ve zikrinde zedelenmesi Türkçü-milliyetçi düşüncenin hayrına bir durum değildir.



2. BÖLÜM

Kısır Düşünce Döngüleri



Türkler tarih boyunca 113 siyasi yapının sahibi ve kurucusu olmuşlardır. Kaydedilen siyasi tarihe göre Türklerin yayılma alanları “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” ifadesi ile tanımlanır. Bununla birlikte fikrimce bu ifade Türk hareketini tanımlamak için biraz yetersiz kalıyor zira Türkler Kuzey Afrika’da ve Hindistan’da devletler kurmuşlar ve bu bölgelerde asla silinemeyecek medeniyet izleri bırakmışlardır. MS. 451 yılında Attilâ’nın korkunç kurtlarının Fransa’nın Orleans şehrine kadar ulaştığı bilinmektedir. Kimileri dünya devleti, kimileri ise beylik olan bu siyasi yapılar, doğdukları çağda etkin ve etkili olabilmiş, hatta bilindiği kadarı Büyük Hun (Khun, Hiung-Nu) Devletinden 18. asrın ortalarına kadar Avrasya Coğrafyasının tamamında en etkin ve etkili güçler Türk devletleri olmuştur. Mete’nin bu kadar parlak bir başarıya imza atmasının altında yatan sebep ne idi ? Ya da Chi-Chi Yabgunun kendisine sadık 1518 kişiyle birlikte esir düşmektense sonuna kadar vuruşarak ölmesi nasıl bir onurun dışa vurumuydu. Attilâ’nın Avrupa’yı titretmesi, 200.000 kişilik ordusu ile kutsal Roma’nın askeri gücünü yerle yeksan etmesi nasıl bir inancın yansımasıydı. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse Gaspıralı İsmail Efendi’nin belirttiği gibi “Dilde, fikirde, işte birlik.” Dilde, fikirde, işte birlik bütünlemesi, kurulan büyük Türk Devletleri’nin üstün başarı anahtarıdır adeta. Mete Han’ın 26 Türk boyunu bir bayrakta toplaması ve sonrasında gelen üstün başarılar, İlteriş Kağanın kurt başlı tuğu havaya kaldırdığında dağılmış halde bulunan boyların teker teker bir bayrak altında toplanmaya başlaması ve sonrasında gerçekleşen üstün başarılar bu bütünlemenin gerçekleştiği anda neredeyse bir kızıl elmanın gerçekleştiğini bize göstermektedir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki bu üstün başarıların gerçekleşmesi, mutlak surette bir fikir, yorum ve neticede amaç birliğinin gerçekleşmesi durumuna bağlıdır.



Dilde-fikirde-işte...dikkat edilirse ciddi bir Türk birliğinin sağlanması için bu üç ana unsurun olması yeterli sayılabiliyor. Fakat günümüzde özellikle Türk düşünce hayatında her geçen gün belirginleşmeye başlayan tuhaf eğilimler dikkat çekmeye başlıyor. Bu tuhaf eğilimlerin yol açtığı fikir ayrılıkları Türk milliyetçiliği üzerinde kavram kargaşaları oluşturmakta ve bir bardak suda kopan zihin fırtınaları, Türkçü fikir yapısını her geçen gün Türk toplumundan uzaklaştırabilecek bir şer donanımına sahip olmaktadır. İyi niyetli ya da kötü niyetli oldukları belli olmayan şahıslar ve kurumlar Türkçülük bir dindir propagandası altında Türkçü-milliyetçi düşünceyi ana nüvelerinden biri olan muhafazakâr eğiliminden çıkarıp, fikrin tabiatına çok uzak duran maneviyatsız ve hatta materyalist diye nitelenebilecek bir biçime sokmaya çalışmaktadırlar. Samimi bir Türkçünün temel amacı kültürün içinde barındırdığı bütün değer yargılarını sahiplenerek bunları korumak olmalıyken son zamanlarda kulakları tırmalayan çatlak sesler insanı bu sesleri çıkaranların samimiyetini sorgulamaya itiyor. Türkçülük adına oldukça ateşli ve sinirli bir eda ile ahkâm kesme hakkına sahip olduğu her halinden belli olan(!) bir dernek başkanına yöneltilen “dininiz nedir” sorusuna bu dernek başkanının verdiği cevap insanın tüylerini ürpertecek cinstendi. “Ben Türküm”. Sapla samanı karıştıran mantığın, sap yedikten sonra nasıl saman ifrazatında bulunabileceğinin en aleni delili olan ya da bir diğer olasılıkla kavramları birbirleri ile çarpıştırarak milletin gözünde “sözde” temsil ettiği fikri değersizleştirmekle memur edilmiş bu çerkes asıllı dernek başkanı gibi insanların Türkçü hareketin arasında hızla türediğini görmekteyiz. Türkçülük herhangi bir dini duruşu olması gereken bir hareket değildir. Kişinin fikri alt yapısı ile insanlara dindar veya din düşmanı görüntüsü vermesi, birinci olasılık ile din ahlâkına, ikinci olasılık ile insanlık ahlâkına aykırıdır. Bir Türkçünün iyi bir Müslüman olması bu fikrin geleceği için hayırlı ya da hayırsız bir şey değildir. Siyasi ve milli fikirler dinlerle iç içe olmak zorunda değildirler. Bununla birlikte ben Türkçüyüm diyen bir insanın Türklük dinine mensup olmasını beyan etmesi bu fikrin geleceği için doğrudan hayırsız bir cümledir. Zira Türklük ya da Türkçülük diye bir din yoktur. Türklük Müslümanlıktan, Müslümanlık Türklükten ayrı şeylerdir. Türklük ve İslamlık, kavramlar coğrafyasının farklı yerlerinde duran iki soyutluk oldukları için, bunlar arasında mantıki bir kıyas dengesi kurulmasının imkânı yoktur. Birini diğerine tercih etmek ya da bu ikisini karşılaştırmak ahmakça ve zararlı bir yaklaşımdır. Müslümanlık Anadolu Türklerinin inandıkları dindir. Daha net bir ifade ile Anadolu Türkleri öldükten sonra kabirde kendilerine sorulacak olan “Peygamberin kim?” sorusunun cevabının Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğuna iman etmektedirler. Nasıl ki Gökoğuzların Teslis inancına iman ettikleri gibi. İnsanlar inançlarının doğru mu yoksa yanlış mı olduklarını öldükten sonra göreceklerdir. Bununla birlikte dünyada var olan siyasi ve milli fikirleri dini düşünüş ve yaşayışların potasında değerlendirirseniz yukarıda da anıldığı gibi söz konusu fikirleri insanlardan uzaklaştırmaktan başka bir sonuca varılması imkansızdır. Zira dinlerin yöntemleri ile ülkülerin yöntemleri farklıdır. Dinlerin yöntemleri en kusursuzu kurmaya yönelik iken, ülkülerin yöntemleri en ideali ve çıkarlara en uygunu kurmaya yöneliktir. Dini yöntemlerin siyasi yöntemlerle beraber uygulanması durumunun sağlıklı sonuç vermesi ancak ve ancak insanların dil, din, mezhep, ırk ve sair farklılıklarını unutarak kusursuz bir bilinç ve idrak seviyesine ulaştıklarında mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bunu da dünyanın içinde bulunduğu şu kargaşalık dönem de uygulamada sıfır olasılık olarak niteliyorum.



Din ve milliyet kavramlarının arasında yaşanan kısır fikir döngülerini sağlıklı düşünmesini bilen Türkçülerin rafa kaldırmaları gerekmektedir. Gaspıralı İsmail Efendi’nin fikirde birlik şiarından çağımızda her geçen gün biraz daha uzaklaşılıyor.



“Fikirde birlik”. Türkçü hareketin içinde yer alan fikir ayrılıkları günümüzde çok ciddi düşmanlıklara ve kargaşalıklara yol açmaktadır. Hele ki temel fikir ayrılığının din noktasındaki açmaz olduğu gün gibi aşikâr. Her hareketin içerisinde fikir ayrılıklarının olması gayet doğaldır. Fakat sonuç itibari ile fikriyatı tehlikeli noktalara götürebilecek olan fikir ayrılıklarının hiçbir kimseye herhangi bir faydası yoktur. Türkçü-milliyetçi hareketin aydın kısmı bu fikir ayrılıklarını dimağından temizlemek zorundadır.



Türkçü-milliyetçi düşüncenin tek bir doğrultusu olmalıdır. Çoğulculuğu bir türlü anlayamamış olan Türk toplumunun Türkçü aydını, fikir ayrılıkları ve kısır fikir döngüleri (polemique) yüzünden gerçek hedefinden sapmakta ya da gerçek hedefinin öncelik sırasını unutmaktadır. Türkçü düşünce her şeyden evvel; Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi Türkistan coğrafyasındaki bağımsız Türk devletlerinde yaşayan Türk toplumları ile Anadolu Türkleri arasındaki dil, tarih ve inanç köprülerin kurmakla sorumludur. Türkçülük fikrinin tarihi sorumluluğu tam olarak budur. Türkçü düşünce herhangi coğrafyada olursa olsun Türk milletinin milli onurunu okşamayı becerebilmeli, bu doğrultuda eğitim ve propaganda hareketleri ile bütünlüklü tahliller yaparak, Türkçülüğü siyaset üstü ve olması gereken doğal bir bilinç haline getirebilmelidir. Baş ucumuzda her türlü değer yargımızı bizden koparmak için asırlardır seferber olmuş dev bir batı dünyası, içimizde yine batı dünyasının her alanda desteklediği ayrılıkçı etnik yapılanmalar varken yani sistem her alanda Anadolu Türk’ünü taciz etmekteyken Türkçü-milliyetçi düşünceni görevini ve temel sorumluluklarını hatırlaması mecburidir.



[1]İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü,Ötüken Neşriyat, 19. b., s. 54, İstanbul, 1999.


alıntı
KIZILELMA

Bir milletin yürütücü kuvvetine ?ülkü? denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.

Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı ?and? ve ?uzak hedef? demek olan ?ülkü?, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin ?kızılelma? demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu?ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans?ın Asya ve Avrupa?daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta ?dördüncüsü Okyanusya?dır? üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika?ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi?nin beşi ?Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin? daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey?e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dahil bulunan 50 devletten 45?i, Mısır?ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946?da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye?ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye?nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere?den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin?deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin?de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika?ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tabaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne ?tehlikeli maceracılık? diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan ?bir Türk dünyaya bedeldir? vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. ?Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk? olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

Ülküler için ?maddi faydası nedir??, ?uygulanabilir mi?? diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı?nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de ?Kızılelma? kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gaafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp?ın mısraları düsturumuz olacaktır:
Demez taş, kaya
Yürürüz yaya...
Türküz, gideriz Kızılelmaya.



alıntı
TÜRKÇÜLÜK


Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zarurutlere işarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten başkası sevmez.

Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır.

Ülküler, gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler.

Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Bu ülkü, geçmişte, birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır.

Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır.

Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik;

2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi;

3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

Bu dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir.

Bir millet yükselme iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapamazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savaştan korkarsa, o millet içinden çürümüş demektir.

Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Geçmişi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçeirdi. Gitgide bu kasırgalar sıklaşıyor. Bu gidişle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar sağlam olmak yetişmiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da bizim için birinci şartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapışmaktır. Şaşıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih bağışlamıyor.

Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeye çalışırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği şey yapılmış olur.

Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü olamaz.

Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük güçlenir.

Türkçülerin ilk işi, görevlerini, arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır



alıntı
Sayfalar: 1 2
Referans Adresler