Ya Rab!..
Kapına geldim, ölümle geldim… Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
* * *
Dünya avuttu beni, oyaladı, eğlendirdi. Türlü ziynetiyle kendine çekti. Ben de daldım ona, unuttum seni, unuttum kendimi, unuttum öleceğimi…
Ama bak şimdi ölüm geldi, buldu beni…
* * *
Kimse etmedi bana, kendimin ettiğini… Ben kimseyi değil, ancak kendimi kandırdım. Şeytana uydum, nefsime kandım. “Ebedî yaşayacaksın!..” diye kendimi inandırdım. Yarına dâir ne planlar yaptım, ne hülyalara daldım.
Ancak bir akşam, güneş kızıl eteklerini daha toplamamıştı ki, çalındı kapım…
* * *
Oysa daha yapacak ne çok işim vardı, tadacak ne kadar lezzet, gezecek ne çok yer, toplayacak ne kadar güzellik vardı.
Elimde neler vardı, neler… Ama hiçbiri yetmezdi. Gözüm hep başkalarınınkine kayar dururdu.
Lâkin gözüm şimdi kendi yaptıklarına sâbitlendi.
* * *
Meğer ne kadar az iyilik yapmışım, ne kadar da az başkalarını düşünmüşüm. Hayatımı ne kadar da gafletle geçirmişim. Gençliğimi, zindeliğimi, gücümü, kuvvetimi, aklımı, zekâmı ne kadar da boş yere heder etmişim.
Artık nâfile… Geçen geçiyor, giden dönmüyor.
* * *
Pişman olasım geliyor, ama artık o da nâfile… Ölüm geldi, hayat bitti. Son perde indi ve gerçek hayat başladı. Benim yazdığım, kurgusunu yaptığım, sahneye koyduğum ve şimdi izleyeceğim hayat!..
“Keşke”si olmayan, gizlisi olmayan, dönüşü olmayan, müsveddesi olmayan hayat!..
* * *
Kapına geldim, ölümle geldim… Öldüm de geldim. Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
Afvına geldim, lütfuna geldim, sana geldim;
Yâ Rab!..
YAŞADIĞIMIZ HAYATIN PROVASI YOKTUR!..
Yazan: Yusuf Yeşilkaya
Hayatımızda karşılaştığımız ya da karşılaşacağımız en kıymetli insan kim? Bunu biliyor muyuz? Peki hayatımızın en değerli zamanı ne zaman? Bu konuda bir fikrimiz var mı? Ya hayatımızda yaptığımız, yapacağımız en güzel eylem nedir? Birçok şey yapmışızdır ve yapacaklarımız da vardır mutlaka. Ancak bunlardan en önemli olanı hangisi?
Bu soru yağmuru karşısında, yaşadığımız süreçle ilgili sorulara belki cevap verebileceğimizi ama ömrümüzün geri kalan kısmı için verilecek cevapların bir anlamda kehanet olacağını söyleyebiliriz. O halde ne yapmalıyız? Dilerseniz üç soru, üç cevap isimli öykümüzü okuyalım ve bir yargıya varmaya çalışalım…
ÜÇ SORU – ÜÇ CEVAP
Bir zamanlar çok akıllı ve meraklı bir kral yaşardı. Kral bir gün dünyanın en önemli kişisinin, yapılacak en önemli işin ve her şeyi en iyi yapacağı en iyi zamanın ne zaman olduğunu merak etti. Bunları öğrendiği takdirde, ülkesinde hüküm süren en akıllı ve en iyi kral olacağını düşünüyordu.
Bütün danışmanlarına bu soruları sordu ama hiçbirisi ona tatmin edici cevap veremedi. Hatta ülkesinde ne kadar bilim adamı ve düşünür varsa hepsine haber yolladı. Doğru cevabı verenlere büyük ödüller vereceğini söyledi. Kendi ülkesinden ve komşu ülkelerden yüzlerce bilim adamı ve düşünür geldi saraya. Saatlerce konuştular, ciltler dolusu kitapları özetlediler krala. Fakat kral anlatılanların güzel fikirler olduğunu, ancak aradığı düşüncenin bunlar olmadığını söyleyerek uğurladı bilim adamlarını ve düşünürleri. Kral bütün ümitlerini kaybetmek üzereydi ki, insanlardan uzakta bir ormanda yaşayan münzevi bir bilgenin ününü duydu. Belki sorularının cevabını bu münzevi verebilirdi. Yaşlı münzevi ile bizzat görüşmek için sıradan insanların giydiği kıyafetleri giyip, yanında muhafızları ile ormana doğru yola koyuldu.
Ormanın içinde uzun süren bir yolculuktan sonra, münzevinin kulübesi göründü. Kral muhafızlarına, yolun bundan sonraki kısmını kendisi tek başına gideceğini söyleyerek, muhafızlara kulübeden uzakta, münzevinin göremeyeceği bir noktada beklemelerini emretti.
Yanına ulaştığında münzevinin, kulübenin bahçesinde çalıştığını gördü. Yaşlı münzevi çiçek ekmek için tarhlar kazıyordu. Münzevi, misafirini selamladıktan sonra yeniden çalışmaya koyuldu. Kral münzeviye cevabını bulmak istediği üç soruyu sıraladı: Dünyanın en önemli kişisi kimdir, yapılması gereken en önemli iş nedir ve her yapmanın en iyi zamanı ne zamandır?
Münzevi kralı dinledi ama ona hiçbir cevap vermeden çalışmasına devam etti. Kral, münzevinin fazlasıyla yaşlı ve güçsüz olduğunu fark etti ve ona yardım etmeyi teklif etti. Münzevi, küreği krala verdi. Kral, kafasındaki sorulara cevap bulmak ümidiyle toprağı kazdı ve bu süre içinde münzeviye sorularını tekrar yöneltti. Yaşlı adam, kral bahçeyi kazarken kendisi de bahçenin otlarını temizledi ama suskunluğunu da bozmadı. Bu şekilde çalışırken akşam olmuştu. Kral münzeviden cevap alamayacağını düşündü ve münzeviye: “Sorularıma cevap vereceğini ümit ederek buraya gelmiştim ama verecek cevabın yoksa söyle ben de evime gideyim” dedi.
Kral tam sözünü bitirmişken, bir adamın onlara doğru hızla koştuğunu gördüler. Adam bir elini karnına bastırmıştı ve ellerinin arasından kan sızıyordu. Yaralı adam sonunda gelip kralın karşısında yere düştü. Kral ve münzevi hemen eğilip adamla ilgilendiler. Kral, bu yabancı adamın yarasını temizledi ve sardı. Yarası sürekli kanadığı için sargıları sürekli değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu arada münzevinin içecek su getirmesine ve yaralıya içirmesine de yardımcı oldu.
Yaralı adam uyuya daldı ve sabaha kadar uyanmadı. Kral da yaralının yanı başında uyuyakaldı ancak yaralının sargısını değiştirmek için sık sık uyandı.
Yaralı adam sabah uyandığında karşısında kralı görünce büyük bir utangaçlıkla: “Beni affedin” dedi. Bunun üzerine kral:
“Affedilecek bir şey yapmadın ki. Hem seni tanımıyorum bile.” diye karşılık verdi.
“Hayır efendim, yaptım” dedi yaralı adam ve devam etti: “Siz benim düşmanımdınız. Sizi öldürerek kardeşimin intikamını almak ve topraklarımızı tekrar ele geçirmek için yemin etmiştim. Dün buraya geleceğinizi duydum ve sizi yolda öldürmeye karar verdim. Ama siz saatler boyu dönmeyince, saklandığım yerden çıkıp sizi bulmak istedim. Muhafızlarınız beni hemen tanıdılar ve yaraladılar. Onlardan kaçmayı başardım. Ancak siz bana bakmasaydınız kan kaybından ölebilirdim. Ben sizi öldürmek istedim, siz benim hayatımı kurtardınız. Eğer yaşayacak olursam, ömrümün geri kalan kısmını sizin hizmetinizde geçireceğim.”
Kral, eski bir düşmanıyla barıştığına o kadar sevindi ki, onu affetti ve topraklarını ona geri vereceğine söz verdi. Sonra muhafızları çağırarak, yaralıyı saraya taşımalarını ve saray doktoruna telim etmelerini emretti.
Yaralı adam götürüldükten sonra kral, tekrar münzeviye döndü ve sorularını yineledi. Ve ekledi:
“Bana cevap vermeyecek misiniz?”
Münzevi, sakin bir tavırla:
“Soruların çoktan cevaplandı” dedi.
“Cevaplandı mı? Peki ama nasıl? dedi kral.
“Nasıl mı?” dedi münzevi ve devam etti: “Eğer dün güçsüzlüğüme acıyarak bana yardım etmeyip evine dönseydin bu adam sana saldıracaktı ve belki de seni öldürecekti. Dolayısı ile en önemli zaman, benim için bahçemde çiçek tarhları kazdığın zamandı. En önemli kişi bendim ve en önemli iş de bana iyilik yapmandı.”
Kral, münzeviyi dikkatle dinliyordu. Münzevi devam etti:
“Sonra adam size geldiğinde, en önemli iş onun yaralarını sarmaktı. Eğer bu işi yapmasaydın, sen onunla barışamadan belki de ölecekti. O yüzden en önemli kişi o adamdı. Ve en doğru zaman da bu işi yaptığın zamandı.”
“Görüyorsun ki, en önemli zaman, içinde bulunduğumuz zamandır. Yegâne önemli zaman, bu andır. Çünkü, geçmişimize bakıp sadece “keşke şöyle yapsaydım” ya da “keşke şöyle yapmasaydım” diyebiliriz. Gelecek ise ancak hayalen vardır.”
“En önemli kişi, içinde bulunduğun anda yanında kim varsa o kişidir. En önemli iş de başkalarına iyilik yapmaktır.”
Kral, münzevinin sözlerini şimdi anlamıştı. Ona teşekkür edip öğrendiklerini yapmak üzere sarayın yolunu tuttu.
Bu gün neden buradayız?
Dün olumlu ya da olumsuz verdiğimiz kararlar doğrultusunda bu gün kü yerimizde konuşlanmış bulunuyoruz. İyi ya da kötü bu bir anlamda bizim elimizde. Yarın nasıl bir konuma sahip olacağımız ise bu gün vereceğimiz kararlar ve atacağımız adımlar sayesinde netleşecek.
Dün dündür
Geçmişte yaptığımız başarılı çalışmalar için elbette gururlanırız. Onlar bizim geçmişe dair imzalarımızdır. Diğer bir ifadeyle tarihe düştüğümüz notlardır. Bunun dışında geçmişte yaptığımız hatalar için sadece ders alabiliriz ya da hayıflanabiliriz. Ama hiçbir pişmanlık duygusu dünü getirip bizim avuçlarımızın içine koymaz. Bu nedenledir ki, geçmişten sadece ibret alalım başarılarımız ile ilgili çıtayı yükseltelim ama hatalarımızla ilgili aynı yerde takılıp kalmayalım.
Yarını Allah bilir
Yarınlarımızla ilgili çok hoş planlar yapabiliriz, yapmalıyız da. Ama unutulmamamsı gereken bir diğer husus var ki, bütün planların üzerinde bir plan vardır ki, bu plan her şeye kadir olan Yüce Allah’a aittir. O, isterse bizim bütün planlarımızı ters yüz edebilir. Lakin Cenab-ı Allah’ın bu dünyada çalışan bütün kullarına karşı cömert olduğunu sıfatlarından biliyoruz.
Aslolan bu gündür…
Dün arkamızda kaldığına göre, yarının da hakkımızda ne getireceğini bilemediğimize göre bu günü daha açık ifadeyle içinde bulunduğumuz şu anı, hükmettiğimiz zamanı, bir altın kıymetiyle yaşamalıyız. Arkamıza dönüp baktığımızda, “keşke şunu da yapsaydım” yada “keşke bu işi yapmasaydım” dediğimiz olayların hepsi bizim imzamızı taşır. Ve biz o zamanlara da hükmettik.
Biz o zamanları ama dolu dolu yaşadık ama hoyratça harcadık. Onu bilemem. Ama bildiğim bir şey var. Yaşadığımız hayatın provası yoktur.
Hayatını en güzel yaşa!...
Cuma günü müslümanlar için bir bayram günü demektir. Cuma namazı cemaatle kılınır. Bu sebeple müslümanlar bir araya gelerek birbirleri ile yakından tanışmak ve görüşmek imkânı bulurlar. Her hafta müslümanların böyle bir araya gelmesi aralarındaki dostluğu artırır, birlik ve beraberliği güçlendirir.
Cuma, önemli olayların meydana geldiği çok hayırlı ve faziletli bir gündür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
«Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Adem (a.s.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır.» (58
«Cuma gününde bir saat vardır ki, hangi mü'min o saatte Allah'tan bir dilekte bulunursa Allah onun dileğini kabul eder.» (59)
hayırlı cumalar
hayırlı cumalar...

sevgi ve saygılarımla ...selametle