12-29-2007, 10:11 AM
Anadolu Erenlerinin Menkıbeleri
9. yüzyıldan itibaren tasavvuf akımları görülmeye başlanmış, 11. yüzyıldan itibaren de tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak, bir velinin kerametlerini anlatan kısa hikayelere menkıbe denilmiştir. Evliya menkıbeleri Ahmet Yaşar Ocak’a göre 13. yüzyıldan itibaren kaleme alınmaya başlanmıştır. O devirde Anadolu’da faaliyet gösteren Mevlevilik, Kadirilik, Rifailik ve benzeri tarikat çevrelerinde ün salmış pirlerin ve şeyhlerin adına bir takım menakıbnâmeler tertip edilmiştir.
14. yüzyıl başlarında Rum Abdalları (Abdalan-ı Rum) adı verilen bir zümre meydana gelmiştir. İlk Osmanlı hükümdarlarının da desteklerini sağlayan bu zümre mensupları, devletin kuruluş yılları boyunca fetihlerde ve iskân hareketlerinde önemli işler görmüşlerdir.
Baba İlyas’ın ölümünden sonra (ölm. 1240) , bir kısım Babai dervişleri Hacı Bektaş Veli’nin (ölm. 1271), ananeleri etrafında birleşerek kurdukları tarikata Bektaşilik adını vermişlerdir[1].
Bektaşi edebiyatının bir bölümü de mensur eserlerden meydana gelmektedir. Bektaşi edep ve erkânını açıklayan mensur risaleler, vilayetnâmeler ve menakıbnâmeler bu cümledendir.
15. yüzyılın sonlarına doğru, bu yeni tarikat çevrelerinde başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere, Hacım Sultan, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal gibi onun yakın halifelerinden bazıları ve Rum Abdalları’nın ileri gelenleri için yeni menakıbnâmeler yazıldı ki, bunlara genellikle Vilayetnâme (Velilik kitabı) denilmektedir. Menakıbu’l-Kudsiye fi Menasıbi’l-Ünsiye (Elvan Çelebi), Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (Uzun Firdevsi), Vilayetnâme-i Hacım Sultan (Derviş Burhan?), Vilayetnâme-i Abdal Musa, Menakıb-ı Kaygusuz Baba, Vilayetnâme-i Seyyid Ali Sultan (Cezbi), Vilayetnâme-i Sultan Şucauddin (Esiri), Vilayetnâme-i Otman Baba (Küçük Abdal) bilinen vilayetnâmelerdir.
Motifler
Anadolu’da yazılmış evliya menakıbnâmelerinde mevcut motifler dikkatle gözden geçirilirse, yüzlerce yıldan beri kaydedilen binlerce menkıbe olmasına rağmen, kullanılan motiflerin tekrarlandığı gözden kaçmaz. Sivas yöresinden derlediğimiz eren/evliya menkıbeleri de aynı özellikleri taşımaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
1. İnsanı Diriltmek
Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet’e ölmüş bir çocuğu getirirler. Çocuk, ailenin tek evladıdır. Derviş Muhammet, çocuğu getiren kadınlara, “Çocuğu tekkeye bırakınız” der. Derviş Muhammet tekkeye gider. Ölen çocuk dirilip ağlamaya başlar. Tekkeden dönen Derviş Muhammet, “Kızlar kalkın, çocuğunuzu alın!... Kimseye bir şey söylemeden, köyünüze dönün” der. Kadınlar büyük bir sevinç içinde tekkeden ayrılıp köylerine dönerler.[2]
Asıl adı Mehmet olan Sultan Yalıncak, Hacı Bektaş Veli’nin halifesi Pirab/Pirabi Sultan’ın oğludur. Pirab Sultan’ın Konya’da yaşadığı yıllarda veba salgını çıkar. Sutan’ın üç oğlu bu salgın sırasında vefat eder. Üçüncü oğlu Mehmet’in çocuk yaşta ölmesi, annesini çok üzer. Eşinin feryadına dayanamayan Pirab Sultan, teneşir tahtasındaki oğlunun yanına vararak ellerini gökyüzüne açar, “İlahi Yarap! Sen iki oğlumuzu aldın; elbet de veren sen idin, alan sen olacaksın. Ben sabretsem de anası, bu masum-pâk için feryat eder. Ben sabretsem de anası sabretmez, hikmetine sığındım” der ve oğlu Mehmet’e hitap ederek: “Kalk oğul, uzat elini” der. Çocuk dirilerek teneşir tahtasından kalkar. Bu olaydan sonra giyinik olmadığı için “Yalıncak” adını alır. [3]
2. Diriyi Öldürmek
Divriği’nin Yellice köyü arazisi içinde yatırı bulunan Molla Yakup, o yöreye gelince bir sınavdan geçirilir. Köylüler bir tabut hazırlarlar. İçine bir genci yerleştirirler. Sonra da Molla Yakup’a gelip, “Bir cenazemiz var, kıldıracak kimsemiz yok” diye haber verirler. Molla Yakup, namaza başlamadan önce, cemaata sorar: “Ölü niyetine mi kıldırayım, diri niyetine mi?”. Onlar da “Hiç diri kimsenin namazı kıldırılır mı? Elbette ki ölü niyetine kıldıracaksın” derler. Molla Yakup, istemeye istemeye ölü niyetine namazı kıldırır. Namazdan sonra tabutu açarlar ki, delikanlı birkaç hafta önce ölmüş biri gibidir. Bunun üzerine ayağına kapanıp: “İnandık” derler. Olayın geçtiği yer zamanla İnandık/İnanlı mezrası olur.[4]
3. Duayı Gerçekleştirmek
Akkoca Sultan, Yıldızeli’nin Akkoca köyünde yatmaktadır. Bir gün, misafirleri Akkoca Sultan’ı ziyaret etmeye gelirler. Akkoca Sultan’ın hanımı, misafirlere hakaret eder. Buna çok üzülen Akkoca Sultan, hanımanı, “Taş kesilesin “diye beddua eder. Hanımı o anda taş kesilir. Şimdi türbenin dışında taş kesilmiş bir kadın heykeli bulunmaktadır. Köylüler yakın yıllarda bu taşı türbenin içine alarak, mezar haline getirmişlerdir.[5]
4. Gayptan ve Gelecekten Haber Vermek
Törnüklü Şeyh İbrahim yatırı, Karayün bucağına bağlı Gözeli köyünde bulunmaktadır. İbrahim Efendi, 1900’lü yıllarda, köylülerin bir sorusu üzerine Atatürk’ün geleceğini işaret eder. “Sarı benizli, çakır gözlü, ismi Kemal olan birisi gelecek; bu kişi büyük bir komutan ve devlet adamıdır. Ona uyun ve yardımcı olun, verginizi verin” der.[6]
5. Mekân Aşmak
Kemaliye/Eğin’de yatırı bulunan Hıdır Abdal, Padişahtan büyük bir mermer parçası ister. Padişah da mermer parçasını Hıdır Abdal’a verir. Hıdır Abdal mermeri tutarak havaya kaldırır. Parmakları mermere gömülür. Daha sonra “Yetiş ya Allah, ya Pirim...” diyerek mermeri erlik kuvvetiyle sallayıp ufuklara doğru fırlatıp atar. Mermer, bir anda gözden kaybolur. Hıdır Abdal’ın attığı mermer, arzu ettiği yere ulaşmış; ancak biraz aşağı düşmüştür. “Eyvah, aşut düştü!...” demiş, hemen yönünü doğuya çevirmiş, uçar gibi kayıplara karışmış. Hükümdar birden bire kaybolan dervişi bulup getirmelerini istemiş....O anda kayıplara karışan Hıdır Abdal, bir anda Eğin’in bir köyüne inmiş. Karnı çok acıktığı için ekmek pişiren kadınlardan ekmek istemiş. İstanbul’dan atılan mermer bugün Aşutka (Dutluca) köyünde bulunmaktadır. [7]
6. Aynı Anda Muhtelif Yerlerde Görünmek
Pir Sultan Abdal, asıldıktan sonra Divriği’deki Garip Musa yatırını ziyarete geliyor. Daha önce Pir Sultan Abdal’ın asıldığını duyan avcılar, onu adak yerinde görünce hayret ediyorlar.[8]
7. Vahşi Hayvanları Emrine Almak
Erdebilli bir derviş olan Ahi Baba, uzun yıllar Eksirik köyü (Divriği)'nün sığırlarını yayar. Keramet sahibi bir şahsiyet olduğu için sürünün başında bulunmaz. Akşam olunca sığırlar yaylımdan dönerler. Kurt, çakal ve benzeri hayvanlar Ahi Baba’nın sığırlarına zarar vermezler.[9]
Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Gani Baba’nın sürülerine hırsız girer. Çobanlar, Baba’nın sürüsünden çaldıkları koyunları alarak yola çıkarlar. Fakat büyük bir yılan bunların hareketine engel olur. Çaldıkları koyunları bırakınca yılan da kaybolur.[10]
Yılanlı Baba (Numan Efendi) yatırı Sivas il merkezinde bulunmaktadır. Menkıbeye göre Numan Efendi, Sivas’ta dolaştığı bir sırada yılanların hücumuna uğramış.; fakat bu yılanlar ona zarar vermemiştir. O günden sonra Numan Efendi’nin ismi Yılanlı Baba olarak kalmıştır.[11]
8. Bir Anda Çok Uzak Mesafeleri Kat Edebilme
Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet yatağına yatar. Kırk gün yatağından çıkmaz. Dervişler bu hale çok merak ederler. Derviş Muhammet, kırk gün sonra yatağından doğrulur; dervişlerden su ister. Dervişler: “Ya Derviş Muhammet, kırk gündür neredeydiniz?” diye sorarlar. O da dervişlerine, “Avucumun içine bakınız” der. Avucunun içi kan revan içindeymiş. Sonra devam eder, “Gavuru kırmak için Kızıl Elma’ya gittim”...[12]
9. Çeşitli Hayvanların Kalıbına Girme
Divriği’nin Erikli köyünde yatırı bulunan Koca Saçlı (Resul Baba), Hacı Bektaş Veli’den izin alarak Fıdıl dağına düşer. Resul Baba, Fıdıl dağına düşünce geyik donuna girer. Erikli köyündeki bir avcı onu vurmaya çalışır. Fakat, Resul Baba, Erikli köyüne yaklaşınca silkinip doğrulur ve kuş donuna girer. Daha sonra kilisenin damına konar. Kilisede ayin yapanlar, ayini bırakıp dışarı çıkarlar. Resul Baba, uçarak kilise yakınlarındaki bir çalının dibine konar. Sonra silkinip sakallı bir pir donuna girer. Bu hali gören Hıristiyanlar, dinlerini terk edip Müslüman olurlar, Resul Baba'’ın elini eteğini öperler.[13]
10. Ateşte Yanmama
Hacı Bektaş Veli, Moğolları Müslüman etmesi için Karadonlu Can Baba’yı Divriği civarına gönderir. Moğol hükümdarı Müslümanlığı kabul etmesi için Can Baba’dan keramet göstermesini ister. Menkıbeye göre Can Baba için büyük bir fırın hazırlarlar. Üç gün odun yakarlar. Fırının içini kor haline getirirler. Karadonlu Can Baba, Moğolların din adamı ile birlikte fırına girer. Ertesi gün fırın açıldığında keşişin yanmış olduğunu görürler. Can baba, fırından terlemiş olarak çıkar.[14]
11. Suda Kaynayıp Ölmeme
Karadonlu Can Baba yatırı Divriği’nin Ömerli mezrasında bulunmaktadır. Hacı Bektaş Veli, Moğolları imana getirmek için Can Baba’yı Divriği’ye gönderir. Moğol hükümdarı imana gelmek için Karadonlu Can Baba’dan keramet göstermesini ister. Can Baba, büyük bir kazanın içine girer. Kazanı kapatırlar. Üç gün kızgın ateşte kaynatırlar. Dördüncü günü kazanın kapağını açarlar. Can Baba’nın buram buram terlemiş olduğunu hayretle görürler. Fakat verdikleri söze rağmen Müslümanlığı kabul etmezler.
12. Silah, Zehir vs. Öldürücü Şeylerden Etkilenmeme
Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş Veli, Karadonlu Can Baba’yı, Moğolları Müslüman etmesi için Divriği civarına gönderir. Moğol Hükümdarı, Can Baba’dan keramet göstermesini ister. Hükümdarın hanımı Can Baba’ya içmesi için zehir hazırlar. Can Baba, bu zehiri içer; fakat zehir tesir etmez. Bunun üzerine Moğollar Müslümanlığı kabul ederler.[15]
Benim varlığım senin yaptığın bir nakış;
Türlü garip renklerini hep senden almış;
Kendimi düzeltmeğe nasıl varsın elim:
Senden güzelini yapmak bana mı kalmış!
alıntı