Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Versiyon: Yeni Bir Yıl!
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Yeni Bir Yıl!
--------------------------------------------------------------------------------

Her yeni yıl, yeni bir umuttu çocukluğumuzda, tebrik kartları atardık büyüklerimize. “Yeni yılın başarı, huzur ve mutluluk getirmesini” dilerdik. Sanki gelen yıl, beraberinde bir şeyler alıp gelecekmiş gibi! Getirmezdi tabii. Aga marka radyoların devrinden bahsediyorum. Tek kanallı televizyonumuz bile daha ortalıkta yoktu. Ama her ne hikmetse ve nereden zuhur etmişse Yeni Yıl bekleniyordu.

O yıllarda Noel’leri, Kırıstmısları, çam ağaçlarını filan bilmezdik ama yine de yeni yıl akşamı hindili yemeğimizi yer, çaylar, meyveler, kuruyemişler eşliğinde radyolarımızın başına geçer, müzik ve eğlence programını dinler, Orhan Boran’ın bayat esprilerine güler, yeni yılın ilk dakikalarında açıklanan piyango sonuçlarına –sanki büyük ikramiyenin bize çıkması kesinmiş gibi- kulak kesilirdik, çünkü babamız mutlaka bir bilet almış olurdu. Nedense! Tabii ki biletimize bir şey çıkmaz, hayal kırıklığı yaşardık. Dedemin köyde yılbaşında satılmak üzere yetiştirdiği hindileri satmaya çalıştığımız o kabus gibi dondurucu kış günleri, yılbaşı arifeleri hala hatırımdan çıkmaz: Soğuk, çamur, durmadan türlü sesler çıkaran, sağa sola kaçan hindiler… Bizim evde de yılbaşında yine nedense hindi pişirilirdi. Biraz çağdaş ailelerde birkaç ailenin bir araya gelip hindi yiyerek rakı içtiklerini de duyardık. Bize her şeyiyle ters olan bu adetlerin evimize kadar nasıl girdiğini o zamanlar pek anlamazdık. Bazen bir köyün bazen konu komşunun, en azından büyük ailenin katıldığı bu akşamların hangi gelenekle bağdaşarak evimize girdiğini çözebilmiş değilim..
Televizyon evlerimize girdikten sonra da çoluk çocuk mebzul miktarda bol süslü, Noel Baba’lı, kiliseli, ayinli muhteşem hazırlanmış çizgi, dizi ve uzun metrajlı filmler seyretmeye başladık. Tabii gazetelerin, “Bu yılbaşında dansöz çıkacak mı?” teraneleri eşliğinde –onca denetim kademesine, Türk örf ve adetlerine uygunluk esasına rağmen dansözlü yılbaşı programları yayınlanmaya başladı. Bu yetmedi; dini bütün Hıristiyanlar olmamız, gerekli bilgilerle donatılmamız için “Küçük Ev” gibi dizileri seyrettirdiler. (Sonradan bu diziyi Kanal 7 de yayınladı. Hangi eksikliklere binaen tekrarına lüzum duyuldu bilmem!) Bu da yetmedi, toptan Hıristiyanlaşmamız mümkün görülmemiş olsa gerek, hiç olmazsa ahlâken iflas etmiş bir sürü haline getirilmemiz için Dallas, Şahin Tepesi gibi kimin eli kimin cebinde belli olmayan diziler seyrettirdiler. TRT, kandillere, bayramlara göstermediği dikkati yılbaşı ve Örövizyon programlarına gösterdi, stüdyolar, kameralar tahsis edildi. Ama hep dikkat ettim, bugüne kadar hiçbir kıristmıs gününü ihmal etmeden (31 Aralık yılbaşı günü değil!) o güne özel misyonerlik sırıtan filmler yayınlandı. Özel televizyonlar kurulduktan sonra bu misyonu onlar üstlendiler, tepe üstü gidesice Yahudi Soros Efendi de hepimizin büyük bir keyifle seyrettiği (?), ya da yine Soros kontrollü AGB şirketince seyrediyor gözüktürüldüğü gelin- kaynana-damat, star, dans, zayıflama vb. programları yaptırdı, yapanları destekledi.
Bizim milletimizin yılbaşı 21 Mart idi, Nevruz günü idi. Bu milli günümüzü, bize hiç fark ettirmeden unutturduklarını ve yerine önce ufaktan kuruyemiş, eğlence, rakı, hindi, dansöz, ağaç, hediye kuluçkalarını, sonra büyük şehirlerin ana meydanlarında düzenlenen anlamsız yılbaşı kutlamalarına uzanan bir dizi yanlış, bizim hiçbir şeyimize uymayan yabancı âdet ve hurafeleri, gözümüzün içine baka baka milletimizin evine, barkına, şehrine soktular. 1983 yılı yılbaşına yakın günlerde, Ankara’da Kızılay’da, Yeni Karamürsel’in önünde Noel Baba kıyafeti giydiği için bir piyango biletçisi az daha dövülüyordu. O yıllarda Noel Ağacı evlerde gizli gizli kullanılıyordu. O da Hıristiyan evlerinde! Şimdi neredeyse her sokak ve dükkanda Noel Ağacı, Noel Baba kıyafeti var, niye biliyor musunuz, bizim üç kuruş daha fazla kazanalım diye düşünen, arkasından gelecek olanı merak etmeyen cahil insanımız yüzünden! O gün Noel Baba kıyafeti giydi diye bir adamı dövmeye kalkışanların çocukları, bu gün eş değiştirilen özel yılbaşı partilerine katılamıyorlarsa eğer, sular seller gibi içki tüketilen meydanlarda (herhalde halkımızın bu mühim günün faziletlerinden istifade edebilmesi için büyüklerimizce icat edilen) tuhaf kutlamalara katılır oldular. Bundan yirmi beş, otuz sene önce hayretle seyrettiğimiz Dallas dizisindeki pislikleri, bugün, televizyonlarımızın da büyük teşvikleriyle aynen yaşıyor hale geldik. Gazetelerin üçüncü sayfaları bunlarla dolu. Bugün Hürriyet Gazetesi “Her derde deva kiliseler” diye başlıklar atıp halkımızın arasında henüz Hıristiyanlaşmamış olanlara mesaj verebiliyorsa merak etmeyin yirmi beş otuz sene sonra bu memlekette istenilen değişim gerçekleşemese bile bir sığır sürüsünden farksız, her türlü sömürüye açık bir toplum oluşturulmuş olacaktır.
“Kula bela gelmez hak yazmayınca, Hak bela yazmaz kul azmayınca” derler. Biz okumadıkça, düşünmedikçe, aydınlanmadıkça, yazmadıkça kurtuluşumuzun, kalkınmamızın, huzurun ve refahın yalnız kendi çalışmamız ve Allah’ın rızası ile olacağına inanmadıkça bu sefaletimiz sürecektir. Ayrıca ifade etmeliyiz ki cep telefonlarıyla binlerce mesajın resmi, dini, milli bayramlarda manasızca gidip gelmesine bakınız. Biz bu milli ve dini günlerin kıymetini bilip, hayatımızın her anını değerlendirmedikçe, çalışmadıkça, inanıp ibadetimizi yapmadıkça yapılan iyi dileklerin yerine ulaşacağını mı düşünüyoruz?
Türk Dünyası kendini toplamalı. Çeki düzen vermeli. Kendisinin adetlerini, geleneklerini, kendisine yayan, anlatan televizyonları, gazeteleri, radyoları, sinemaları, çizgi filmleri, oyuncakları, müzik evleri, yayınevleri vb. kurulmadıkça, yayınlanmadıkça biz çok yara almaya devam edeceğiz demektir.
Hoş geldin yeni yıl, yeni yıl bize mutluluk getir! Çok bekleriz! Allah bu millete akıl fikir versin.


Aybars Fırat
Geçmişine saygılı bir adamın yeni yıl ve bayram yazısı


Yılın son günü, durup dururken, eski yılbaşı gecelerimi anımsadım. Kuruyemiş ve tombala, akşamın vazgeçilmezleriydi o yıllarda.
Anımsadım.
Sonrasında, yılbaşı ile çiftleştiğinden mi ne, bayramlar da düştü aklıma. O yıllarda, bayramlarda tatile değil, el öpmeye gidilirdi büyüklerin evine. Ben de giderdim. Ya bir şeker olurdu armağanım ya da mendil içinde lokum. Bazen de harçlık.
Hepi topu fırıldak alacak kadar.

"Büyükanne’nin” köşkü
Vapura binip, "Büyükanne" diye çağırdığım annemin teyzesinin Üsküdar'daki köşküne giderdik. Kokulu bahçesi, zengin çiçekli bir çelenk gibi üç yanını çevirir, o bahçedeki kuyudan ebemkuşağı ışıltısında parıltılı sular çekilirdi. Dışarıdan sanki derin bir sessizlik içindeymiş gibi görünür, koridorlarında bahçeden toplanıp getirilmiş taze çiçeklerin her daim kokusu duyulurdu.

Seher Hanım teyze
Köşkün üst katına çıkan merdiven başındaki kapıdan, tertemiz giyinmiş kiracılardan Seher Hanım girerdi. Ipıl bir sevinçle kapıyı ardına kadar iter, sonra üzerlerinde en küçük bir toz kalıp kalmadığını son bir kez araştırır gibi, düşünceli gözlerini duvarlar boyunca gezdirirdi. Ardından, gene mutlulukla başını sallar ve de aynı sesi iki kez yineleyen eski saate bir göz atardı. "Saat daha yarım," diye mırıldandıktan sonra cebinden bir anahtar destesi çıkartır, köşkün arka dehlizlerinde yiterdi.

Sessizlikle başlayan süreç
Eski köşkte, sürecin hep sessizlikle başladığını anımsıyorum. Sokak kapısının gürültülü kapanışı… Sessizlik. Bir konuğun uğurlanışı… Dinginlik. Sütçünün taaa öbür mahalleden duyulan "Sütçüüü" yırtınmasından sonra, bakır bir kaba köpürerek dökülen çalkalanma yorgunluğundan "mustarip" sütün, mutfak tarafına yönlendirilişi… Suskunluk. Yalnız, üzeri cam kavanoz ile örtülü, altın kaplama kocaman konsol saatinin sarkacından yayılan vuruşların boş koridorda ve salonda çınlayışı olurdu ses olarak. Balkon kapısının üzerindeki pencereden akşam güneşinin son ışıkları girer ve saat kabını süsleyen altın yaldızlı üç kopçayı parıldatırdı.

Ah! Nerede o eski günler
İlkokuldayken "Yerli Malı" haftaları yapılırdı. "Yerli malı, yurdun malı / Herkes onu kullanmalı"... Kuru incir içine ceviz koyar, küçük ellerimle Yafa portakalları soyardım. Sonraki yıllarımda berberlerde Yusuf Ziya Ortaç'ın "Akbaba"sının okunduğuna tanık oldum. Kayışlarda çelik usturalar bilendiğine de…
"Arap Mabel" çiğner, topaç çevirirdik yukarı mahallede. Yani şimdilerde kalmayan mahallelerde. Koskoca balina, küçük gömlek yakasına nasıl girerdi bir türlü anlayamazdım. İtiraf edeyim, hâlâ çözemedim sırrını masmavi çivitle, bembeyaz çamaşırın yıkanmasının. Radyo dinlerdik. Babam: "Dinleyin ufkunuz genişlesin," derdi.

Pasaportsuz, vizesiz geziler
"Bak Bak" mağazası Yüksekkaldırım'daydı, bilirdim. "Hayat Mecmuası"nda Hikmet Feridun Es'le birlikte dünyayı gezerdim, hem pasaportsuz, hem de vizesiz. Türkiye'de 67 il vardı. Zonguldak en sonuncusu. İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, belki de ilk mülkiyet. Konkensiz, altın günsüz kadın günleri yaşanır; el işleri yapılır, dantelalar örülürdü. Çaylar ince belli bardaklarda içilir; sohbetler önce yakın çevrelerden başlar, ülke sorunlarına gelirdi. Yemek, beyaz masa örtülerinin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi.

Kristal kadeh ile ne ikram edilirdi
Komşu "mevhum" değildi ve de sadece dilde değil, gönülde de vardı. "Talimat" üzerine komşuya gider: "Bir maniniz yoksa annemler size gelecek," derdik. Lacivert yaz akşamlarında yazlık sinemalara "maaile" gidilirdi. İnsanlar daha mı az yorgundu ne, otobüslerde büyüklere yer verilirdi. Tekel birası ve Bafra sigarası delikanlılığa ilk adımdı. Anımsayamıyorum, likör müydü ikram edilen zarif kristal kadehlerde?

Siyah okul önlüğüm
Aylık bütçeler genellikle Yenice ya da Gelincik sigaralarının arka kapağına yapılırdı. Kimliğini bir türlü canlandıramadığım Orhan Boran'ın "Yuki"si ile şenlenirdi evlerimiz. Her dem tazesi bulunsun diye, kahve yüzer gram alınırdı. İskele meydanlarında ıstakoz sepeti ve çirozlar asılı durur; kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Bir "Job"la beş tıraş olurdu, "Nacet" kullanmayanlarımız. Siyah okul önlükleri ve beyaz yakalar geceden ütülenirdi.

Barış içindeki günlerimiz
Sevgileri, sevdaları ilden ile, gönülden gönüle taşırdı kartlarımız, mektuplarımız. Ezanı kötü sesli müezzinin sesinden hoparlörden dinlemez , dokuz kez düşünmeden laf söylemezdik. Çocuklar oyun bile oynar; toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı. Çevre örgütleri o zamanlar boy göstermemişti, çünkü çevre vardı. 10 Kasımlarda gazeteler siyah manşetle çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı. Anayurt dört bir yandan demir ağlarla örülüydü ve Ankara'yı ziyaret eden dostlar, anıtkabir'i ziyaret etmeden dönmezdi. Türkü, Kürdü, Ermeni'si, Rum'u, Yahudi'si bir arada barış içinde yaşardık.

Bildiğimiz en gizli şey ayakkabılara yapılan pençe, konuştuğumuz dil Türkçe'ydi. Fener alayları yapılırdı. göğsümüz cumhuriyet'in tunç siperiyken. Kucak kucak çiçekler toplanırdı kırlardan, tertemiz duygularla annelerimiz için.

Al sana yeni bir dünya düzeni
Yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye bu dünyadaki yerini alacaktı. İnanmıştık. Geleceği, geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdım.

Yaşadığımız binlerce gerçek ve kurduğumuz binlerce düş vardı, daha düne kadar.

Sonrasını sorarsanız, 2008'e girerken sadece bir tutam değer kaldı.

Artık değeri olmayan…

Üstün Akmen
yeni yıl herkese hayırlara vesile olsun inşallah... sizinde emeğinize sağlıkk
tşkler can hemşehrim aynı dileklerde benden size
Referans URL