Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Versiyon: CUMA GÜNÜNÜN ÖNEMİ VE FAZİLETLERİ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.



Cuma günü, büyük bir gündür; Allah Teala, İslamı ve müslümanları onunla şereflendirmiştir. Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Üzerinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O gün Adem (a.s.) yaratılmış, o gün cennete sokulmuş, o gün yere indirilmiş, o gün tevbesi kabul edilmiş, o gün ölmüştür. O gün kıyamet kopar ve o gün cennettekilerin Allah Teala'yı anma günüdür."(Müslim)


Ka'b El Ahbar şöyle demiştir:"Allah Teala, şehirlerden Mekke'yi, aylardan Ramazan ayını, günlerden Cuma'yı, gecelerden de Kadir'i üstün kılmıştır."



Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kim herhangi bir özrü olmadan üç cuma namazını kılmazsa, Allah onun kalbini mühürler.” Hadisin diğer rivayetinde:
“Bu kimse, İslam’ı arkasına atmıştır” buyrulmuştur.



Bir adam, İbnu Abbas’a gelerek, cuma ve cemaate hiç katılmadan vefat eden kimsenin durumundan sordu.
İbn Abbas ona: “O, cehennemdedir.” diye cevap verdi. Adam, bu soruyu bir ay boyunca çeşitli defalar tekrar edip soruyordu. Her defasında İbnu Abbas, ona aynı cevabı vererek: “O, cehennemdedir” diyordu.


Cuma namazı beş kişiden düşer. Bunlar: Çocuk, köle, kadın, yolcu ve hastalardır


Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanlara cuma günü verilmiştir. Fakat onlar, ihtilaf ederek onu bıraktılar. Allah rahmetiyle bizi, bu konuda hidayete erdirdi ve o günü bu ümmete verdi. Onu, müminler için bir bayram yaptı. Bugüne ilk sahip çıkan müslümanlardır. Ehli kitap ise, bu konuda onlara tabidirler


Enes b. Malik’in rivayet ettiği hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Bana Cebrail (a.s) geldi. Avucunda beyaz bir ayna vardı. Bana:

-Bu, cuma namazıdır, Rabbin onu, sana ve senden sonra ümmetine bayram olsun diye, farz kılmıştır, dedi. Ben:

-Bu günde bizim için ne vardır? diye sordum. Şöyle dedi.

-O günde, pek hayırlı bir vakit vardır. Kim o zaman içerisinde, kendisi için nasip edilen bir hayrı isterse, Allah onu kendisine verir. Ama istediği şey, kendisi için takdir edilmemişse, Allah, ondan daha büyük bir nimeti kendisi için ahirete saklar. Kul kendisi için takdir edilmiş olan bir kötülükten Allah’a sığınırsa, Allah onu, ondan daha büyüğünden muhafaza buyurur. Cuma günü, meleklerin yanında günlerin en kıymetlisidir. Biz onu, ahirette yevmü’l-mezîd/ikramı çok olan gün diye anarız.

Rasulullah (s.a.v) buyurur ki: Cebrail’e: O güne niçin yevmü’l-mezid denir? diye sordum. Şöyle dedi: “Çünkü Azîz ve Celîl olan Rabbin, cennette beyaz misk ile donatılmış bir vadi hazırlamıştır. Cuma günü olduğunda, İlliyyînden Kürsü makamına iner.” Hadisin sonu şöyle bitmektedir:

“Yüce Allah, Cuma günü müminler için tecelli buyurur, onlar Allah’ın cemaline nazar ederler



s.a
"Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;seher soluklu Cuma,
Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman,
Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler,
Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;
her şey anlam değerini dillendirir, Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için,
Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur "
Tüm hayır dualarınızın kabul olması dileği ile..Hayırlı cumalar







alıntı






"Cuma haftanın, ramazan yılın, hac ise ömrün ölçüsüdür."







Yemin olsun kıyamet gününe
Yemin olsun kendini kınayan nefse
...
İnsan zanneder mi ki başıboş bırakılacak
...
Bütün bunları yapan ölüleri yeniden diriltemez mi?
(Kıyamet: 1-2...36...40)


EY HER ÂNININ ölümüyle lezzetindeki elemi tattığı halde hâlâ den’i olana hırsla sarılan nefsim!

Sanki dünya olmuşsun da ömrünün kıyamete kadar süreceğini vehmedip habire erteleyip duruyorsun.

Heyhat! Nice kıyametler kopmuş başına da farkında değil misin? Yakın olan her geleceğin aslında gelmiş olduğunu bilmiyor musun?

Ey nefis!

Geleceğin geçmiş olsa da yaptıkların mazi olmaz. Hep hafa toprağınde durmaz. Bilmez misim ki kara toprak altında tesettür eden tohum misali, kusurların ahiret baharında dev ağaç büyüklüğünde yüzüne vurulur. Yoksa maziye gömüldü de kayboldu mu sanırsın?

Ne olacak küçük deyip de geçme. Kim bilecek deyip de aldanma. Toprağın altında kimsenin bilmediği nice zerre misal tohumcukların kalplerinde saklı olanlar dağ büyüklüğünde aşikâr edilir.

Şaşarım sana !

Ölüm yokmuşçasına geçmişini helak ettiğin gibi geleceğini de facir yapıp FECİR mi beklersin.

Ey aldanmış gafil!

Bütün yalancı ışıkların tutulduğu an, gölgeyi yok eden güneşin aydınlığında nereye kaçacaksın?

Rabbin mülkünün gayrını mı gördün de gaflete daldın.

Elindeki fenerin ışığı dünyana karabasanlar doldurmakta....

Daha ne kadar gözüne uyku bürümeyen RAKİBinden kaçacaksın.

Ama!... Deyişlerin yok mu?... “Daha zamanı var” deyişlerin....

Ele veriyor kendini sana.

Amalar şahittir AMAlarına.

Deve kuşu misali görmüyorumlara sığınıp kendini maskara yapma.

GEL DİNLE BENİ DE VAHYE KULAK VER.

Çıkmamış candan ümüdi kesme. Meleğin, kalbine Kur’an’ı okuyor dinle.

Hımm anladım deyip de acele etme.

Sabret!

“Bu, şu manaya gelir, bundan şunu çıkardım” deme.

Vahyin ışığında mücessem Kur’an olan kâinatı gözle.

Hele bir dinle! Hadisat üzerine yorum getirme hemen.

Bırak hadisat okutsun kendi yorumunu sana. Sen kalbine bildirileni söyle.

Rabbin bildirmekte acizmişçesine: “Ben buldum, anladım.” deme.

Fakat sen.. “Bana keşfedildi.” demeyi “keşfettim” demeye hiç yeğlemezsin.

Aah! Dünyanın fani yüzünün müstehzi ışıklarına aldanıp onunla kendi ahiret güneşini söndüren nefis!

Bilmez misin ki canının arzusunu Canan’ın rızası yaptığında huzur bulursun.

Güneşe bakan bensiz reşhanın ışıl ışıl parladığını nasıl da unutursun!

Bensiz ol ki din gününde senin de yüzün ışıldasın.

O gün ya gülen yüzler görürsün ya da asık çehreler.

Hatırla! Ölümün soluğunu ensende hissettiğin, hiç ardına bakmadan dakikalarca koştuğun zamanları. Nasıl da yüreğin küt küt atıyordu! Unuttun mu içinde yaşadığın kâinat genişliğinde kimsesizliğin, yapayalnızlığın ızdırabını. Nasıl da geceleri cesetler fırlatılıyordu üstüne. Uykudan karabasanlarla uyanıp yetimliğin ızdırabıyla hüngür hüngür ağladığın günleri anımsa.

Sen canı boğazına gelenleri de gördün. Onun etrafındakiler nasıl da çaresizlik içinde ah vah ediyorlardı.

Döşekteki gidişini anlayınca nasıl da bacakları birbirine dolaşmıştı.

Hani şu Allah’ı inkâr edeni hatırla! Nasıl da ölüm döşeğinde günlece ızdırapla bağırıp “Allah var, Allah var!” diye bütün köye işittirircesine haykırıyordu. Sahi neydi ona bunu söylettiren. O an nereye gideceğini görmüştü elbet. Keşke iman edip namaz kılmış olsaydı.

Hakk’a yüz çevirip yalanlayanların halini asıl o gün göreceksin. Mü’minlerle alay edip de arkadan gülüşenlerin halleri nicedir o gün.

İnsan nasıl da kendi kendine tuzak kuruyor!

Ettiklerinden dolayı kendine hep açık olan rahmete gözlerini yumuyor. Günahları pişmanlığına bir vesile iken

Rabbin rahmetine perde yapıyor onları.

Sonrada yüzleşmekten kaçarak temenni vari “Ölüp de dirilen kim var ki biz de dirilelim?” diyor. Ya da “Herkes aynı yolun yolcusu, bu kadar insan ne yaptıysa ben de onu yaptım.” deyip yaptıklarının hesaba çekilmeyeceğini sanır.

Ey nefis !

Sen de canım çekti, deyip durdun. Herkes gibi kalabalığa uydun. Korkmaz mısın canların çekildiği günden.

Unutma!

Kalbini dünyaya bağlayan bağlar sökülüp çıkarılırken yaşayacağın o ızdırap anında kimse yanında olmayacak. Acını kimse paylaşmayacak.

Heyhat ! Şaşarım sana!

İnsanı kâinat kıymetinde yaratan neyi gayesiz yapmış ki.

Gayesiz hareket eden bir zerre bulabilir misin bu âlemde.

Bir sinek bile başıboş bırakılmazken, nasıl sen boş kalabilirsin! Zerre kadar çekirdeği boşa çıkarmayan, nasıl senin yaptıklarını boşa çıkarır ya da görmezlikten gelir.

Sahi sen bir zamanlar görünmeyecek kadar küçük bir zerre diğil miydin? Sonra suyuna kan verilip, can verilmedi mi? Görünmez olan, aşikâr kılınmadı mı sana? O tek zerre içersinden erkek ve dişi her şey tefrik edilmedi mi? Kâinata bedel bir insan çıkmadı mı o zerrenin içinden?

Madem öyle zerre hükmündeki anlarının kâinat genişliğinde aşikâr edilmesinden korkmuyor musun?

Gel Rabbine dön ve nida et benimle!

Ey tohumu açan ve içinden hayatı yeşillendiren Rabbim.

Bizden tuba- i cennet olmayacak hiç bir tohum bırakma geriye.

Geceyi gündüze dönüştürdüğün gibi cehennem zakkumlarını netice verecek anlarımızı mağfiretinle cennet ağacını netice veren tohumlar eyle.

Huzurunda yüzümüzü kızartacak bir şey bırakma ki sana bakmaya yüzümüz olsun. Amin…




alıntı



İnsan başkasının ağzıyla dua edebilir mi? Bu bize imkânsız görünür. Ama Cenab-ı Hak bir gün Hz. Musa'ya bunun nasıl olabileceğini göstermek üzere:



— Bir şey isteyeceğin zaman bana günah işlememiş bir ağızla dua et, buyurmuş... Hz. Musa:

— Bende öyle bir ağız yok, deyince Cenab-ı Hak buyurmuş ki:

— O halde başkasının ağzıyla dua et. Zira sen başkasını ağzıyla günah işleyemezsin.

— Ya Rabbi, ben başkasının ağzıyla nasıl dua edebilirim?

— İnsanlara iyilik yapmak için gayret et ve hayır dua al. Öyle ki birçok ağız gece gündüz sana dua etsinler. (Mesnevi:3.Cilt /180) Ne güzel bir dua şekli.



Şu anda yanımızda dualarımıza “âmin” diyecek bir kardeşimiz olsa nasıl dua ederdik? Rabbimizden neler isterdik? Şöyle bir düşünecek olursak... Dünyayı mı istiyoruz yoksa? Dualarımızın kalitesi ne durumda?

Sa'd Bin Ebi Vakkas r.a. anlatıyor:

“ Uhud savaşında... Bir ara baktım. Abdullah bin Cahş (r.a.) yanıma geldi. Dedi ki:

" Şöyle bir kenara çekilsek, ben dua etsem, sen âmin desen; sonra istersen sen dua et, ben âmin diyeyim olmaz mı?"

Ben de davetine icabet ettim ve olur dedim. Bir kenara çekildik. Önce ben dua ettim:

" Allah'ım! Bugün benim karşıma güçlü, kuvvetli birini çıkar, onunla çarpışalım, ben onu öldüreyim. Böylece hem en büyük hizmeti yapmış olayım, hem de ganimetini alayım" Abdullah Bin Cahş (ra) bu duaya "âmin" dedi.

Allah'a yemin olsun istediğim oldu.

Sonra Abdullah Bin Cahş (ra) dua etti:

" Allah'ım! Bugün benim karşıma güçlü, kuvvetli, zorba birisini çıkar. Onunla kıyasıya savaşayım. Sonra o beni öldürsün. Bununla yetinmeyip karnımı yarsın. Kulaklarımı, burnumu kessin. Ve ben o halimle huzuruna çıkayım. Sen bana:

" Kulum Abdullah! Sana verdiğim azaları ne yaptın? Bunları kim böyle yaptı?" diye sorduğunda ben de:

" Ey Rabbim! Emanet olarak verdiğin o azaları yerinde kullanamadım. Haklarını veremedim. Sağlam olarak onlarla senin huzuruna çıkmaktan hayâ ettim. Bunun için onları senin ve Resul'ünün yolunda harcadım " diyeyim. Sen de bana: " Doğru söyledin " diyesin ve beni affedesin...

Bu duaya âmin demek içimden hiç gelmedi. Fakat sözleştiğimiz için âmin dedim. Vallahi onun duası benimkinden daha hayırlıydı. Vallahi akşama doğru onu gördüm. Burnu ve kulağı bir ipte sallanıyordu.”

Cuma namazını emreden ayet ve bu hadis, genel olarak herkesi içerdiği için kadınlara da Cuma namazının farz olduğunu iddiâ eden çağdaş din alimlerini de Allah (cc) bu ümmete gösterdi. Gerçekte ayet ve hadisler geneli içerdiği halde neden kadınlara Cuma namazı farz değildir ? tarzında ileri sürülen yorumlar, müslümanların kafasına yatmaktadır ve kafalarında bir acaba sorusu bırakmaktadır. Biz çok fazla teknik ayrıntıya ve detaya girmeden, birkaç hususa temas ederek konuyu açıklamaya gayret edeceğiz.

Kadınların Cuma namazı kılmakla yükümlü olup olmadıkları meselesi, dînî bir mesele olmakla beraber, bu meselenin hareket noktası öncelikle bir dil meselesidir. Zira Arap dilinde, kadınlara yapılan hitabın içinde erkeklere hitap bulunamaz. Mesela “Mü’minât” kelimesi sadece kadınlara hitap eder.. Ama erkeklere yapılan hitabın içinde kadınlara da hitap edildiği bilinen bir gerçektir ki, “Mu’minât” kelimesinin erkeklere hitap eden müzekker sıyğası “Mu’minîn” dir. Eğer bu mantıktan hareket edecek olursak, Hucurât suresinde geçen “İnneme’l Mu’minîne İhvetün” ayeti celîlesindeki “Mu’minîn” kelimesini bu bahsedilen mânâda alırsak, Allah Teâlâ burada “sadece erkek Mü’minleri kardeş ilan etmiş” gibi bir mânâ çıkarmamız lazım ki, bu tür bir düşünce bâtıldır. Burada dikkate alınması gereken hususların başında Arap dilinin özelliği gelmktedir. Bundan dolayı meseleyi esas zemininin dışına çıkarıp abartarak ve Türkçede erkek ile kadınlara hitap arasında Türk dilinin yapısı bakımından böyle bir farkın bulunmayışının sağladığı rahatlıktan yararlanarak, Allah Teâlâ “Ey İman edenler ! Cuma namazına çağrıldığınız zaman Allah’ı zikretmeye koşun” buyuruyor. “İman eden kadınlarda bu gurubun içinde olduğuna göre, kadınlarda bu guruba dahildir, onları istisna etmek câiz değildir, onlara da cumanın farz olması gerekir” gibi yorumlar yapmak, işin kolayına kaçarak meseleye yaklaşmak olur, hatta meseleyi esas mecrasından saptırmak anlamına gelir.
Cuma hakkındaki ayet, hadis ve Hz. Peygamber (sav) ile Raşit halifeler dönemindeki uygulamaları birlikte değerlendirerek mesleyi ele alan islam uleması, Cuma namazının vücûp şartlarını belirlerken bazı sınıflara Cuma namazının farz olmadığı konusunda hükme varmışlardı ki, bunların başında ;
1- kadınlar, 2- hür olmayan köle ve esirler,
3-hastalık, kör ve kötürümlük, kötü hava ve yol şartları ve düşman korkusu vs. belli bir mazereti olanlar ile 4- seferî hükmündeki yolcular gelir. Ancak kendilerine Cuma namazı farz olmayan bu dört sınıf, zaman ve imkan bulur da camiye giderek Cuma namazını kılarlarsa, kıldıkları namaz geçerli olur ve o günün öğle namazı üzerlerinden düşer.

Kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hususunda bütün mezhep ve müctehitler görüş birliği içindedirler. Fakat camilerde kendilerine ait yer bulunduğu ve başka da bir engel bulunmadığı takdirde kadınların da Cuma namazı kılmalarında büyük faydalar vardır. Kendilerine ayrılan özel bölmede veya erkeklerin arkasında Cuma namazını kılar, vaaz ve hutbeyi dinler, Muhammet ümmetinin diğer bir yarısı olarak ümmet birliğine katılarak islâmî faaliyetlerin canlanmasına katkıda bulunmuş olurlar.
Yukarıdaki Cuma namazını farz kılan ayetin lafzı umumî manalı gözükmekle beraber, bütün mezhep imamları ve müctehitler bu ayeti açıklayan başka delillere, Hz. Peygamberin (sav) uygulamasına ve 14 küsur asırlık islam geleneğine bakarak, İman edenlerin bir kısmını Cuma namazı ile yükümlü olma şartından istisna etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin : “Cuma namazını cemaatle kılmak her müslümanın üzerine borçtur. Ancak kadınlar, cocuklar, hastalar ve başkasının emri altında bulunan köleler müstesnadır ; onlara Cuma namazı farz değildir” (Hâkim , Müstedrek c.1, s.425 , Ebû Davûd , Sünen c.1, s.280) buyurduğu (ki hadis uzmanları tarafından sahih olduğu ifade edilmiştir) bu hadisin, kadınları Cuma namazı kılmakla yükümlü tutup tutmadığının bilinmesi, başlı başına bağlayıcı olmasının yanında, aynı zamanda belirleyici bir delil değerine de sahiptir.

Bunlardan başka deliller de mevcuttur ki, kadınlar cemaatla namaz kılma yükümlülüğü taşımazlar. Diğer taraftan 14 asırlık devam edegelen tarihî süreç içerisinde, kadınların da Cuma namazı kılması gerektiğini söyleyen hiçbir âlim çıkmamıştır. Bu durum, kadınların Cuma namazı kılmakla yükümlü olmadıkları konusunda bir icmâ gerçekleştiğini göstermektedir. Hatta Hz. Peygamber ve Raşit halifeler döneminde kadınlar da imkan buldukça beş vakit namazda ve Cuma da hazır bulunarak cemaatla namazlarını kılarlardı. Ancak gelmedikleri zaman da “niçin gelmedin” diye kendilerine sorulmaz ve kınanmazlardı. Oysa erkek sahabilerden mazeretsiz olarak Cuma namazına gelmeyenlere niçin gelmedikleri sorulur, gelmeyenler şiddetle kınanır ve hatta bir daha kaçırmaması için sert bir üslup ile uyarılırlardı. O dönemden beri tüm devirlerde de uygulama böyle devan edegelmiştir.
Bu konuda ileri sürülen iddialardan bir tanesi de, “kadınlara da Cuma namazı farz olduğu halde, fitneye sebebiyet vermemek için erkeklerin ve müçtehit âlimlerin bunu engellediği” yolundaki iddiadır. Bu ağır bir itham ve korkunç bir bühtandır. Oysa, islam’ın ve müslümanlığın sembol ve simgesi olan ibadetler, zamanın ve zeminin değişmesinden etkilenmezler. Çünkü bu tür ibadetler şârî (kanun koyucu) tarafından emredildiği için dokunulmazlığı olan temel esaslardır. Cuma namazı kendilerine farz olduğu halde erkeklerin veya din ulemasının bunu engellemesine ne kadınlar baş eğerek razı olur, ne de sahabeden sonraki süreç içerisinden günümüze kadar yetişmiş milyonlarca faziletli, dinine bağlı alim ve müçtehitler razı olur. Eğer dînî yaşantıda kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmalarından dolayı çıkacak bir fitne ihtimalinden hareket ederek kadınları, kendilerine farz olan birtakım ibadetlerden men etmek câiz olsaydı, bunların başında hac ibadeti gelirdi. Herkes bilir ki, farz olan ibadetler içerisinde en fazla hac ibadetinde kadın-erkek beraberliği, ihtilatı (karma) ve izdihamı yaşanmaktadır. Erkeklerle beraber hayatın çoğu faaliyetlrine iştirak eden, gerektiğinde Hz. Ömer (ra) gibi sert tabiatlı bir halifenin karşısında hakkını savunabilen kadınları hiçbir güç ve kuvvet, kendilerine farz olan bir ibadetten asırlarca men edemezdi. Kadınların Cuma namazına erkekler gibi katılmayışları böyle bir yasaklamadan dolayı değil, kadınların Cuma namazının kendilerine farz olmadığını bildiklerinden dolayıdır.

Meseleyi özetleyecek olursak ; kadınların Cuma namazını kılıp-kılmamaları hususunda bir serbestlik vardır. Kendilerine farz olmamakla birlikte eğer kılarlarsa büyük kazanç sağlamış olurlar ve o günün öğle namazı kendilerinden düşer. Fakat Cuma namazını kadınlara farz haline getirerek onları Cuma namazı kılmaya mecbur etmek Muhammedî uygulamaya ters geleceğinden yanlıştır ve bir esasa dayanmamaktadır. Dinin kendilerinden istemediği bir yükümlülük olmasına rağmen, toplumda demegoji meydana getirecek bir takım hassas konularda kadınların haklarını savunma masumiyetine bürünerek, kadınların cenaze, bayram ve Cuma namazlarına iştirak edebileceklerini , cemaate imam olabileceklerini ve hatta kadından peygamber bile olduğunu iddia ederek, kadınları hayatın her safhasında erkeklerle aynı kategoride ibadet hayatına davet etmek, kadınlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira Allah Teâlâ rahmet ve merhametinin eseri olarak kadınlara merhamet ederek fıtratları îcâbı birtakım hususlarda, erkeklere yüklediği sorumluluktan onları muaf tutmuştur.






alıntı
Allah razi olsun...
hayirli cumalar
Sayfa: 1 2 3
Referans URL