|
İmam Kuşeyri Hazretleri şöyle diyor:
|
|
05-08-2008, 12:48 PM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
İmam Kuşeyri Hazretleri şöyle diyor:
İmam Kuşeyri Hazretleri şöyle diyor:
“Allahu Teâla‘yı bilen, tanıyan insana arif denir. Arifin sahip olduğu ilme ise marifet denir. Her arif alimdir. Çünkü bu kişi, Allahu Teâla‘yı önce sıfat ve isimleri ile tanır. Sonra Allah ile kendi arasındaki muamelelerinde dosdoğrudur, samimidir, ihlas sahibidir. Bu yüzden kötü huylardan arınmıştır. Üzerindeki bu saf haliyle o, Allah‘ın huzurunda uzun uzadıya O‘ndan gelecek olan ilmi beklemiş olandır. Bu yaptıklarının sonucu olarak Allahu Teâla ona yönelmiştir. Onun bütün hallerinde sadakat üzere olmasını sağlamıştır. Artık o, nefsinin esiri olmaktan da kurtulmuştur. Kendisini Allah‘tan başkasına davet eden her şeyden uzaklaşmıştır. Böylece Allahu Teâla ile beraber olmak, ona en büyük huzur sebebi olmuştur, içi ve dışı ile her an, tabii bir halde Cenab-ı Hakk‘a münacat etmektedir. Nihayet ilâhi kudretin ne şekilde meydana geldiğini, bununla ilgili nice sırları, Allahu Teâla ona öğretir, işte bu kişiye arif denir. Onun bu haline ise marifet denir. O bu haliyle ilhama hazır hale gelmiştir. Çünkü o, sufiliği en iyi yaşayan ve bilen velidir.“ (Kuşeyri, Risale, s.42 “ İşte Allahu Teâla‘nın arif kulu Şeyh Dekukî şöyle diyor: Uzun bir müddet doğu ile batı arasında sefere çıktım. Aylarca hatta yıllarca Allahu Teâla‘nın kudret ve sanatına hayran olarak seferlerde bulundum. Biri bana ‘Toprak ve taş üstünde yalınayak yol alıyorsun‘ dedi. Ben de ona şunu söyledim: - Ben kendimde değilim, ben hayranım. Sen beni bu ayaklarla toprak üzerinde yürüyor sanma. Aşıklar gönül yurdunda sefer ederler. Uzunluk ve kısalık bedenin bir vasfıdır. Bizim cismimiz, bu seferi ruhtan öğrenmiştir. Ben bir gün Yârin nurlarını göreyim diye yanıp tutuştum. Denizi damlada, güneşi zerrede görmek istedim. Öyle bir deniz kıyısına vardım ki gündüz gecikmiş vakit akşam olmuştu. Ansızın uzaktan yedi mum gördüm. Sahile doğru koştum. O mumlardan her biri gökyüzüne kadar yükselmişti. O kadar şaşırdım ki şaşkınlık bile buna şaşırdı. Aydan daha parlak olan bu mum önünde insanlar, kandil arıyorlardı. Kendi kendime dedim: Acaba insanların gözünde bir bağ mı var? Bu kadar parlak nuru görmüyorlar!... Bu yedi mum yedi insan haline geldi. Onların nuru gök-kubbeye kadar yükseldi. Hatta onların nuru yanında gündüzün aydınlığı tortu gibi kalıyordu. Bu nur diğerlerini silip süpürüyordu. Sonra bu mumlar öyle güzel ağaçlar oldular ki, ağaçlardaki yeşilliğin güzelliğinden adeta gözler kamaşıyordu. Yapraklarının çokluğundan ise dalları gözükmüyordu. Her ağacın dalı sanki Sidre-i Müntehâ‘ya erişmişti. Ağaçlardan her birinin kökü yerin dibine kadar girmişti. Ağaçların kökü, dallarından öyle güler yüzlü idi ki akıllar alt üst oluyordu. Olgunluktan yarılan meyvelerinden, su gibi nur şimşekleri fışkırıyordu. Bundan daha şaşılacak olanı ise şuydu: Onların yanından yüz binlerce insan, çölllerden, kırlardan gelip geçiyordu. Gölge bir yer bulmak için can atıyorlardı. Kilimden, keçeden gölgeliğe razıydılar ama o ağaçların gölgesini görmekten mahrum idiler. Böyle gözlere yüzlerce yazık olsun!.. Öyle gözler, zerreyi görür de güneşi göremez! Bununla beraber Allah‘ın kereminden ümit kesilmez. Yanlarından geçen kervanlar, yiyeceksiz kalmışken bu ağaçların dökülen meyvelerini göremiyorlar, ilâhi!..Bu nasıl iştir!?...“ (Tahirül Mevlevi, Şerhi Mesnevî, X, 518 [B. No:9665-9706)) |
|||
|
|





