Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 


Velâyet Nuru...
Yazar Mesaj
doganay58
Posting Freak
*****


Mesajlar: 4,417
Grup: Kayıtlı
Katılım: Mar 2007
Statü: Çevrimdışı
Karma Puanı: 32
Mesaj: #1
Velâyet Nuru...

Velâyet Nuru...



Şah-ı Nakşibend Hazretleri çoğu zaman oruç tutardı. Kendisi oruçlu iken misafiri geldiğinde, yanında misafirine ikram edecek bir şeyler varsa; nafile orucunu bozar, misafirleriyle birlikte yemek yerdi. Her zaman müritlerine, sevgili peygamberimizin (s.a.v) ve sahabe-i kiram’ın, hiç kimseyi kapıdan çevirmemek gibi güzel meziyetlere sahip olduklarını anlatırdı. Bir keresinde oruç adabı hakkında şunu anlatmıştı:

- Şeyh Ebul Hasan Cürcânî, ‘Usûl-ü tarîkat ve vusûl-ü hakîkat adlı eserinde’ günah olmayan bir işte müritlere uymanın fazileti, oruç adabı olarak, nafile orucun sevabından daha az olmadığını söylemektedir.
Hace Alaüddin Hazretlerinin anlattığına göre, Şah-ı Nakşibend Hazretlerini sevenlerden biri bir gün, kendisine pişmiş balık getirir. O sırada Hace Hazretlerinin yanında, müritleri de vardır. İbadetlerine çok düşkün olan genç bir müridine, bu balığı birlikte yemeyi teklif eder. Ancak o genç, oruçlu olduğundan bu teklifi kabul etmez. Tuttuğu nafile orucu bozmak da istemez. Hace Hazretleri, bu genci bir kez yemeğe davet ederek şöyle der:
- Sana Ramazan ayı orucundan bir günün sevabımı vereyim, gel bu yemekten ye!..
Ancak o genç, Hace Hazretlerinin bu ısrarlı teklifine cevap vermez. Hace Hazretleri bu kez ona şöyle der:
- Sana bir Ramazan ayı orucunun tamamına ait olan kendi sevaplarımı vereyim, gel yemek ye!..
Genç bu teklife de cevap vermeyince Şah-ı Nakşibend Hazretleri, oradakilere şunu söyler:
- Ariflerin sultanı Bayezid-i Bestamî Hazretleri zamanında da buna benzer bir hâdise olmuştu. Siz bu gencin davranışına itibar etmeyin!.. Ne yazık ki o, bizim meclisimize uzak kalmıştır!
Genç, bu olaydan sonra ibadetlerine o kadar bağlı olmasına rağmen; edebe uygun davranmadığı, kendisine mürşit kabul ettiği Allah dostunun tavsiyelerine dikkat etmediği için, çok kötü vaziyetlere düştü. Zamanla Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sohbet meclislerinden de mahrum kaldı.
Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin, dervişlerine örnek olarak verdiği hâdise şuydu:
Ebû Turâb en-Nahşebî, Bâyezid-i Bestamî Hazretlerinin huzurundaydı. Bu sırada sofrayı hazırlayan hizmetçiye Ebû Turâb Hazretleri, kendileriyle birlikte yemeğe oturmasını söyledi. Hizmetçi, oruçlu olduğunu söyleyince Ebu Turâb Hazretleri, kendisine bir senelik oruç sevabını bağışlayacağını bildirdi. Hizmetçi, tuttuğu nafile orucu bozmamakta ısrar etti. Hatta Ebu Turâb Hazretleri, iki senelik oruç sevabını da bağışlayacağını söyledi. Hizmetçi hiç oralı olmadı. Bunun üzerine Ebu Turâb Hazretleri:
- Cevap vermiyorsun, sevap da istemiyorsun!..Bu kişi Allah Teala’dan uzak bir kimsedir, dedi.
Gerçekten bu hizmetçi, bir müddet sonra İslâm’dan uzaklaştı, günahlara daldı ve yapmış olduğu bir hırsızlıktan dolayı sağ eli kesildi.
İşte kardeşim, anlatılan bu iki olayda önemli nükteler var. Mürşitler kalpteki manevî hastalıkların tabibidir. Riya karışmayan amelleri bilirler. Yapılan tüm amelleri, Kur’an ve Sünnet’e dayandırırlar. Nefsin sarp kayalıklarını en iyi onlar bilir. Bu sebeple, mürşidin huzurunda nasıl davranman gerektiğini iyi bilmelisin ki; nefsinin sarp geçitlerinde kalmayasın!..
Oruç, namaz, ilim gibi amellerine sakın ola riya bulaştırmayasın...Mürşidinin huzurunda tüm olumsuz sıfatlardan arınarak velilerin, inciler saçan bereketli bulutlarından nasiplenmek için bir bakıma, ölü yıkayıcısının elindeki cansız beden gibi, kendini mürşidinin terbiyesine teslim etmelisin!..
Aksi takdirde helâk olmak, yukarıdaki iki olayda geçtiği gibi, sana ayakkabı bağından daha yakın olabilir!.. Nitekim en büyük kusurlardan biri, Allah dostlarının huzurunda bulunup, onların yanında edebe dikkat edilmediği için velilerin gönlünde yer edinememektir.
Bu konuda önemli olan şudur: Kişi, sadece arzu beslemekle değil bilâkis edebe uyarak ve nefsini bir put hâline getirmeden, nefsinin oyunlarını anlamak için onu edep kurallarına göre terbiye etmelidir.
Bayezid-i Bestamî Hazretlerinin büyüklüğünü, veli bir kul oluşunu kabul etmeyen bir padişah, kendisini ziyarete gelmişti. Sultan, Bayezid-i Bestamî Hazretlerinin dergâhına geldi. Oradakilere bu veli zat ile daha ziyade beraber olan birinin olup olmadığını sordu. Dervişler, yaşlı bir zatı işaret ettiler. Bunun üzerine sultan, o yaşlı dervişe yaklaştı:
- Sen, Bayezid-i Bestamî’den ne öğrendin? diye sordu.
Yaşlı mürit, Bayezid-i Bestamî Hazretlerinin; “Beni göreni ateş yakmaz!..” dediğini söyledi. Sultan, bu sözü çok hatalı ve iddialı bulmuştu:
- Bayezîd-i Bestamî nasıl olur, böyle söyler!.. Oysa Ebu Leheb gibi bir insan, Peygamber Efendimizi (s.a.v) gördüğü hâlde ateşte yanacak!?.. diyerek, açık yakalamış bir kişi tavrını sergileyince o yaşlı zat, sultana şunu söyledi:
- Ebu Leheb, Peygamber Efendimizi (s.a.v) Allah Teala’nın elçisi olarak değil, Ebû Talib’in yetimi olarak gördü! İşte ateş, Ebû Leheb’i bu yüzden yakacak!..
Bunun üzerine sultan, bir şey diyemedi. Aslında bunun anlamı şuydu:
Ebu Leheb, Efendimizi (s.a.v) nübüvvet gözüyle görmeyip, Efendimizin (s.a.v) emir ve yasaklarına itaat etmemişti. Ona ancak bir hakaret gözüyle bakıyordu. Onu rehberlik ve önderlik hakkına sahip olmayan bir yetim olarak görüyordu. İşte bu yüzden Ebu Leheb’in bu bakışı, kendisine hiçbir fayda sağlamamıştı.
Rasulullahın (s.a.v) varisleri olan âlimler için de bu durum geçerlidir. Zira veliler, velâyet nurunu Efendimizden (s.a.v) almaktadırlar. Bu yüzden onlara ihlâs ile tâbi olur ve tavsiyelerini, yerine getirilmesi gereken kurallar olarak kabul edersen, onların dostluklarından yarar görürsün. Onlardaki iksir sayesinde, bakır mesâbesinde olan pek çok özelliğin, gerçek altına dönüşecektir.
İşte kardeşim, sen böylesi bir velinin meclisine katılırsan, edep kurallarından çıkıp emirlerini yerine getirmediğinde, bu mecliste bulunman, senin için en büyük helâk sebebin olabilir, Allah korusun! Bu sebeple kardeşim, feyiz ve bereketlerden yararlanmak istiyorsan, mutlaka edeplere uymalısın.
Bir keresinde, Şah-ı Nakşibend Hazretlerine yemek hediye edilmişti. Hazret yanındakilerle birlikte yemeği yedi. Ama bir derviş yemekten yemedi. Hazret, o dervişe neden yemek yemediğini sorunca, o oruçlu olduğunu söyledi. Hace Hazretleri, hangi oruca niyetlendiğini sorduğunda o, bu soruya kayıtsız kaldı. Bunun üzerine Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle dedi:
- Allah Teala’ya hamdolsun. Biz fazilet kapısından geçirildik. Bize düşen görev öncelikle farzı, vacibi ve müekked sünnetleri yerine getirmektir. Müritlerimizin de bu konularda bize uyması gerekir. Bu konuda bize uymayan, himmetimize eremez.
Allah Teala’nın yardımıyla yaptığımız o riyazet ve amelleri, tam anlamıyla yerine getirmeye sizin gücünüz yetmez. Sizin yapmanız gereken, terbiyeniz için kendinizi bir mürşide tam anlamıyla teslim etmektir. Bu konuda niyetinizi Allah için tutmalı, nefsinizi ıslah ve terbiye konusunda mürşidinizin gönül rızasını gözetmelisiniz.
Evliyâullah’tan bazıları, “müridin kendi nefsini ıslah ve terbiye konusunda, şeyhinin hizmetinde bulunmasının nafile ibadetlerden daha faziletli olduğunu” söylemişlerdir.
Nitekim Rasulullah Efendimiz (s.a.v), sahabe-i kiram ile bir sefere çıkmışlardı. Hz.Ebubekir (r.a) ile Hz. Ömer’de (r.a) bu seferde bulunuyorlardı. Buradaki hizmetleri sırasında her iki seçkin dost oruçluydu. Efendimize (s.a.v) bir miktar yemek getirildi. Rasulullah (s.a.v) onlara:
- Geliniz yiyiniz, buyurdu. Onlar:
-Biz oruçluyuz, dediler. O zaman Efendimiz (s.a.v) diğer oruç tutmayanlara:
- Arkadaşlarınızın yükünü hazırlayın, yüklerini yüklemeye yardımcı olun. Siz de yaklaşıp yiyiniz, buyurdu.
İhtimal Allah Rasulü (s.a.v), bu sözüyle şunu anlatmak istiyordu: Siz, nafile oruç tuttuğunuz için hizmetten zayıf düştünüz. Bu yüzden, size hizmet edecek kimselere muhtaç oldunuz. Yiyiniz de başkalarına hizmet ederek, kendi nefsinize hizmet etmiş olunuz. Yol ve amel sevabınız ise sizin olsun.
Bu hadisten, hizmetten fayda görebilmek için, nafile orucu bozmanın daha faziletli olduğu anlaşılıyor. Hem neden böyle olmasın!? Rasulullah Efendimiz (s.a.v), ‘Bir kul, din kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da onun yardımında olur’ buyurmuyor mu?!..
İşte kardeşim, şimdi sana şunu soruyorum:
Bir kulun AllahTeala’ya yüz sene oruç tutup, namaz kılması, günahları terk ederek ibadet etmesi mi yoksa; Allah Teala’nın bu kuluna, bir an için yardım etmesi mi kula daha faydalıdır? Elbette, her şeyin sahibi olan Allah Teala’nın, kuluna bir an yardım etmesi, kulun binlerce yıllık ibadetlerinden daha hayırlıdır değil mi?
İşte bu yüzden bazı veliler, Allah Teala’dan verilmiş olan hak cezbenin, her iki dünya ibadetinden daha hayırlı olduğunu söylemişlerdir.
Bu hikmete bağlı olarak Rasulullah (s.a.v) sahabe-i kirama, kardeşlerine hizmetten nasiplenmeleri için nafile oruçlarını bozmalarını emir buyurmuştur. İşte veliler de müritleri için hizmetin nafile oruçlardan, daha hayırlı olduğuna işaret ederler.
Kardeşim, bu konularda biraz tefekkür edip, tasavvuf edebini öğrenmek istiyorsan; kalbini velilere muhalefet kirlerinden arındırmalısın. Kalbinin toprağına muhabbet delillerini yerleştirerek, gönül toprağını tövbe ve istiğfar sularıyla sulamalısın. Ancak bu şekilde ürün alabilir, fesatlardan emin olur ve bu yolda başarılı olan nice insanlar gibi sen de, büyük kazançlar elde edebilirsin.
Âlim bir zat anlatmıştı:
- Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sohbetleriyle şereflendiğim bir gündü. O gün tevâfuken oruçluydum. Ama oruçlu olduğumu orada bulunan hiç kimse bilmiyordu. Şah-ı Nakşibend Hazretleri oradaki müritlerden birine, benim için yemek getirmelerini emretti. Ardından, “Heva ve hevesinin kendisini saptırmış olduğu kimse, ne kötü bir kuldur’28 hadisini hatırlattı ve:
- Amellerinizde ve kulluk makamında hakkı terk ederseniz, hevâ ve heves sizi saptırır, dedi.
Derken, yemek getirilince Hace Hazretleri, yemekten yememi istedi. Dervişler, edindikleri tecrübelere göre yemeği yememin en uygun davranış olduğunu söylediler. Şah-ı Nakşibend Hazretleri de benim hâlimi ima ederek, şöyle buyurdu:
- Sen Allah yolunun yolcususun. Tuttuğun nafile oruç, riya ve hevesten kaynaklanıyorsa, yanlışı bırakmış, hak olanı tercih etmiş olursun. Yemeği yesen iyi olur!
Ey salik!.. Edeplere riayet edip anla;
Kavuşmak istiyorsan bu eşiğe yapışmakla,
Onların sözlerini hakkıyla dinle.
Birlikte olmak istiyorsan bu, onların rızasıyla.
Her anın ganimettir anla.
Kabul edilmek istiyorsan bu, itaatle.
Hace Alaüddin Hazretlerinin anlattığına göre Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bereketlerinden birisi de şuydu:
Onun müritlerinde kısa sürede beşeri hazlar ve nefsanî sıfatlardan uzaklaşma hâlleri meydana gelirdi. Yemek konusunda bile müritler tatlı, ekşi yahut acı arasında herhangi bir ayrım yapmazlardı. Bu onların tabiî hâliydi. Nitekim, adını bilmediği yemeği yiyen müride, “Bu yemeğin tadı nasıl?’ diye sorulduğunda; darlık ve genişlik hâllerine ait tatlar farklı farklı hissedildiğinden olacak, mürit şu cevabı vermişti:
- Yemeğin tadı, benim hâlime benziyor!


Şah-ı Nakşıbend


Allah sizi, hiçbir şey bilmezken annelerinizin karnından çıkarmıştır. Şükredesiniz diye size işitme duyusu, gözler ve gönüller vermiştir.
Nahl, 78

Bu din kolaylıktır. Kimse aşırı gayretle dini geçmeye çalışmasın, başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve gâlibiyet dinde kalır.
Buhari, 29

Lâ ilâhe illallah sözünün bir özelliği de insanı korumasıdır. Hem dünyevî hem uhrevî, hem maddî hem mânevî tehlikelerden gerçekten korumasıdır.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

05-08-2008 12:59 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 

Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git: